11 Aralık 2017 tarihli TBMM Genel Kurulu 2018 Yılı Merkezi Bütçe Kanunu Tasarısı Hakkında Konuşması  
11.12.2017
20159
Yazı Boyutu: A- A+

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, TBMM GENEL KURULU’NDA 2018 YILI BÜTÇE KANUNU TASARISI ÜZERİNE KONUŞTU 
(11 ARALIK 2017) 


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 2018 Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı üzerine TBMM Genel Kurulunda yaptığı konuşma şöyle:



Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, televizyonları başında bizi izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; hepinize Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak sevgimizi, saygımızı, dostluğumuzu ve muhabbetimizi gönderiyorum.

LAFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜMEZ

Değerli arkadaşlarım, özellikle son günlerde bir trajediyi yaşıyoruz, Filistin olayını. Filistin trajedisi yıllardır devam ediyor, yıllardır. Topraklarından edildiler, insanları öldürüldü, hak ararken her türlü baskıya ve şiddete maruz kaldılar ve bunlar yeteri kadar Arap dünyasının da desteğini alamadılar. Filistin davası aslında bir insanlık davasıdır, bir dramdır, bir trajedidir. Filistin’e ve Filistinlilere sahip çıkmak insan olmanın gereğidir. Bir onurdur Filistin’e ve Filistinlilere sahip çıkmak. Kendi öz vatanlarında insanlar esir muamelesi göremezler, kendi öz vatanlarında sürülemezler, kendi öz vatanlarında yoksulluğa, açlığa mahkûm edilemezler, kendi öz vatanlarında etrafları çevrili, esir tutulamazlar.

Değerli arkadaşlarım, biz 1968’li yıllarda gencecik çocuklarımızı Filistin’e gönderdik Filistin Kurtuluş Örgütü’yle beraber Filistin’in bağımsızlığı için mücadele ettiler. O çocuklar, onlar bizim şehitlerimiz, bu memleketin şehitleri onlar, Filistin için mücadele ettiler, mezarları hâlâ Filistin’de. O şehitlerimizi saygıyla ve minnetle ve rahmetle anıyoruz. Dolayısıyla, Filistin konusunda Türkiye’nin tek yürek olması lazım, tek yürek olması lazım. Karar… Ortak karar alınması lazım. Mücadele… Ortak mücadele verilmesi lazım. Eğer bir yerde zalim var ve zulmediyorsa zalime karşı direnmek hepimizin ortak görevidir. Zulme karşı direneceğiz, zalime karşı direneceğiz ama bu konuda, üzülerek ifade edeyim, Arap dünyası iyi bir sınav vermemiştir, başarılı bir sınav vermemiştir. Bizim gösterdiğimiz duyarlılığı Arap dünyasının pek çok devleti, maalesef, üzülerek ifade edeyim, göstermemiştir. Birleşmiş Milletler kararlarına açıkça İsrail karşı çıkmıştır ve ihlal etmiştir ve biz ve Türkiye Cumhuriyeti bu konuda çok daha net, çok daha kararlı bir tavır takınmak zorundadır. Öyle lafla peynir gemisi yürümez. "İsrail’le ilişkileri kesebiliriz." Kesiyorsan kes kardeşim, biz de kapı gibi arkandayız! Öyle lafla olmaz bu iş.

Kaldı ki asıl kızacağın adam, Trump. Niye kızmıyorsun? Öyle dolaylı, orta alanda top veriyorsun. Asıl bu işin sorumlusu, Amerika’daki Başkandır. Oradaki sıkışmışlığını gidermek için, gündemi değiştirmek için getirdi Orta Doğu’nun kalbine pimi çekti, bombayı koydu.

Herkesi aradı, sadece ve sadece Erdoğan’ı aramadı. Bu bile üzerinde hepimizin oturup düşünmesi gereken bir gerçektir ve bu gerçek başka bir şeyi daha gündeme getirecek, radikal unsurların arayıp da bulamadıkları bir ortamı yaratacaktır; radikal unsurların, katillerin arayıp da bulamadığı bir ortamı yaratacaktır.

DIŞİŞLERİ BAKANLIĞININ İNTERNET SİTESİNE NEDEN "İSRAİL’İN BAŞKENTİ TEL AVİV’DİR" YAZAMIYORSUN

Değerli arkadaşlarım, sizlere söyledim, samimi olmamız lazım, gerçekçi olmamız lazım, dürüst olmamız lazım. Bakın, ben size bir şey göstereyim değerli arkadaşlar, Dışişleri Bakanlığının internet sitesi. İsrail’le ilgili açıyorsunuz devleti, başkenti boş, Tel Aviv yazmıyor ama orada bir yıldız var. Yıldıza baktık, ne yazıyor? "Efendim, İsrail 1980 sonrası şunu şunu yaptı ama onlar Kudüs’ü başkent olarak kabul ediyorlar." diyor. E, sen niye Tel Aviv yazmıyorsun, niye yazmıyorsun? Elinden tutan mı var? Hem bunu yapacaksın hem kalkacaksın iç politikada şunu yaparım, bunu yaparım, bunu asarım, bunu keserim… Bunlara bu milletin karnı tok arkadaşlar, bu milletin karnı tok. Yapacaksan adam gibi yap, oraya yazacaksın: "İsrail’in başkenti Tel Aviv’dir" diye. Yazıyor musun? Yazmıyorsun, yazamıyorsun. Alta dipnot koymuşsun, orayı da boş bırakıyorsun. Bu, doğru değil. Takipçisi olacağız.

Sayın Başbakandan da istirham ediyorum, o başkentin adı Tel Aviv’dir. Kaldı ki not sadece bu konuda da kırık değil, buraya, 20 milyon dolara Türkiye’nin itibarını satan bir anlaşma da geldi. 20 milyon dolara Türkiye’nin bütün itibarını satan anlaşma da geldi. Anlaşmada ne yazıyor biliyor musunuz? "Ankara" ve "Kudüs" yazıyor ve sizler o anlaşmaya "Evet" dediniz. Niye "Evet" dediniz, hangi gerekçeyle "Evet" dediniz?

Değerli arkadaşlarım, sözün başında söyledim, yine söylüyorum: Filistin olayı bu memleketin onurudur. Kudüs, hepimizin, üzerinde titremesi gereken bir kenttir. Bir barış kenti olmak zorundadır Kudüs. Üç semavi dinin de kutsal mekânıdır orası. Orası, birilerine asla ve asla terk edilemez. Bunu gayet açık, gayet net, CHP Grubu adına söylüyoruz.

ÖNCE ŞU ÜNİVERSİTE DİPLOMANI BANA BİR GÖSTER BAKAYIM

Efendim, Sayın Cumhurbaşkanı Yunanistan’a gitti. Gidebilir tabii, gezmesinde yarar vardır, dostluk ilişkilerinin gelişmesinde yarar vardır. Hiçbir zaman, "Neden şuraya gitti, neden buraya gitti?" diye özel bir eleştiri getirmiyoruz, tam tersine, gidilmeli, gezilmeli, ticari ilişkiler, kültürel ilişkiler geliştirilmeli. Ülkeler, barış eksenli, birbirlerine destek vermeliler. Gidildi, orada Lozan tartışma konusu yapıldı. Bir devlet başkanı pozisyonunda olan kişi, ayaküstü, Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını belirleyen Lozan Anlaşması’nı tartışmaya açamaz. Sormak istiyorum, Sayın Erdoğan’a sormak istiyorum: Hangi gerekçeyle Lozan’ı tartışmaya açıyorsun, hangi bilgi birikimiyle Lozan’ı tartışmaya açıyorsun? Lozan’ı tartışmaya açman için önce şu üniversite diplomanı bana bir göster bakayım. Yok böyle şey. Türkiye Cumhuriyeti’nin namusudur o, namusudur. Benim sınırlarımı sen nasıl gidersin başka bir ülkede tartışmaya açarsın?

NİYE İŞGAL ALTINDAKİ 18 ADADAN SÖZ ETMEDİN

Konuşuyorsun, iç politika malzemesi yapıyorsun, ben bunu da anlarım. Peki, ben Sayın Erdoğan’a sormak isterim: Orada niye 18 adadan söz etmedin? İşgal altındaki 18 adadan neden söz etmedin, neden söz etmedin?

Lozan Anlaşması’nın 12’nci ve 15’inci maddeleri açıkça ihlal edilmiştir. 18 adayı ve 1 kayalığı hiçbir zaman, ne Lozan Anlaşması ne de başka bir anlaşma Yunanistan’a vermemiştir. Değerli arkadaşlarım, şu anda 18 adada 13 askerî birlik var, 5 bine yakın Yunan askeri var. Peki kardeşim, sen oraya gidiyorsun, Yunanistan’a gidiyorsun, oturup politikada ben onu kullanayım, ondan sonra da bu olsun." diyorsun.

Ya, bu ayıp değil mi değerli arkadaşlarım? Bu, bizim kaldıracağımız bir olay mıdır? İlk kez bu hükûmetler döneminde Türkiye Cumhuriyeti toprak kaybetmiştir tıpkı Süleyman Şah Türbesi’ni kaçırdıkları gibi. İçime sindiremiyorum, içime sindiremiyorum. Gideceksiniz, 18 adayı vereceksiniz oraya, askerini yığacak oraya, askerî birliğini yığacak oraya, sen gideceksin, "Lozan’ı tartışmaya açalım." diyeceksin. E, zaten adamlar açtılar Lozan’ı tartışmaya, 18 adayı da işgal ettiler. Bir şey söyledin mi? Bir şey söylemedin. Çıktın, tekrar Türkiye’ye geldin ve bize de diyorlar ki: "Efendim, neden eleştiriyorsunuz Erdoğan’ı?" Ne yapalım? 18 ada işgal edilecek, biz de diyeceğiz ki: "Ya, ağzımızı kapatalım, hiçbir şey söylemeyelim, ayıp olur." Biz, sizin bildiğiniz -özellikle iktidar kanadına söylüyorum- türde muhalefet yapmayız arkadaşlar. Biz, Türkiye’nin aleyhine ne varsa hepsine karşı dururuz ve muhalefetimizi yaparız.

 

AĞZINDAN BİR LOKMA HARAM İNEN BELEDİYE BAŞKANINI YAŞATMAM

Başka bir olay değerli arkadaşlarım, devlette hükûmet. Devlet bakidir, hepimizin devletidir ama hükûmet ayrıdır. Hükûmet, halkın verdiği oylarla seçilir, gelir ve devleti yönetir; devlet olmaz, devleti yönetir. Ne zaman? Beş yıl, üç yıl, anayasasında ne yazıyorsa. Sonra tekrar halkın hakemliğine başvurulur, yeni seçim olur, gelir, tekrar yönetir. Eğer bir kişi "Ben devletim" diye ortaya çıkıyorsa onun adı siyaset kitaplarında yazılıdır, "Ben devletim" diye birileri çıkıyorsa, onun adı siyaset kitaplarında diktatörlüktür değerli arkadaşlar. O nedenle, devlet ile hükûmeti ayırmamız lazım. Şu anlama gelmesin: Devletin bütün kurumları da denetlenmek zorundadır, devletin bütün kurumları. Kim denetimi yapar? Devleti yönetenler yapar. Devlet, aynı zamanda güçler ayrılığı ilkesi üzerine oturtulur ki devlette mutlak güç olmasın diye, bir kişi bütün yetkilere sahip olmasın diye. Yasaması, yargısı, yürütmesi ve çağdaş demokrasilerde medyası bu amaçla vardır zaten.

Şimdi, değerli arkadaşlar, devlet ile hükûmeti ayırabilirseniz, devlet ile hükûmeti ayrı yerlere koyarsanız ve dolayısıyla hükûmet, hukukun üstünlüğü içinde, akılla, mantıkla, deneyimle, tecrübeyle devleti yönetir. İlke, hukukun üstünlüğü; konu, adalet. Devlet adaletle yönetilecek. Dolayısıyla, devleti adaletle yönettiğiniz zaman zaten bir sorunumuz yok ki, ne sorunumuz olacak? Ha, denetleme; elbette ki denetlenecek, bütün kurumlar denetlenecek.

Denetlenmesi gereken kurumlardan birisi de devlette yerel yönetimlerdir, elbette denetlenecek. Bir belediye denetlendi diye biz karşı mı çıktık? Hayır, her belediye de yasaların öngördüğü kurumlar tarafından rahatlıkla denetlenebilir. Neden itiraz ettik bazı şeylere? "Denetimde adaletli davranmıyorsunuz." dedik. Bizim belediyelere -10 kişi, 20 kişi, 30 kişi- günün yirmi dört saati denetim elemanı gönderiyorsunuz, diğer belediyelere göndermiyorsunuz; buna itiraz ettik. Her belediye denetlensin, hiç itirazımız da olmadı. Kaldı ki yönetici pozisyonunda olan kişi hesap vermek zorunda olan kişidir. Yönetici pozisyonunda olan kişi "Ben hesap vermem" diyorsa o kişi o görevi yapamaz, o kişinin o görevden ayrılması lazım. Herkes -devletin bir birimindeyse- oturduğu yerin hesabını verecek, her kuruşun hesabını verecek. Bu konuda en ufak bir tereddüdümüz yoktur.

Şimdi, değerli arkadaşlar, daha önce havuz medyasında haberler çıktı Ataşehir’le ilgili olarak. Haberleri ben de okudum. Açtım telefonu Ataşehir Belediye Başkanına "Nedir bu olaylar?" dedim. "Efendim, bunlar gerçek değil." "Kardeşim, o zaman doğrudan doğruya gideceksin, kendin, ailen için cumhuriyet savcılığında suç duyurusunda bulunacaksın." Evet, gitti cumhuriyet savcılığında suç duyurusunda bulundu. "Buyurun, benim hesaplarımı inceleyin, ailemin mal varlığını inceleyin." Ne zaman? 13 Mayıs 2015’te. Siz nasıl beklediyseniz biz de bekledik "Nedir bu olaylar?" diye. Karar 3 Ağustos 2017’de çıktı, hiçbir şey yok. Kimin kararı? Savcının kararı, mahkemenin kararı "Bir şey yok." diyor. Güzel, demek ki bir şikâyet var, denetlenmiş ilgili birim tarafından. "Yakın, akraba, haksız mal edinme ve gizleme suçu yok." diyor, güzel. Karar? Karar kesinleşti.

Havuz medyasının "Buz Rezidans" olarak takdim ettiği… Orada da ihbar oldu. Güzel, Bakanlık müfettişlerini gönderdi. Gayet güzel, gönderir tabii, bir yerde iddia varsa Bakanlık da denetim elemanını gönderecektir, "Bunu inceleyin" diyecektir. İncelendi, "Soruşturma açılmasına gerek yoktur." diye 4/2/2013’te karar verildi. Kim veriyor? Devletin denetim elemanı. Olay nereye intikal ediyor? Bakanlığa intikal ediyor. Bakan da diyor "Soruşturmaya gerek yoktur" diye ama AK Parti’nin Ataşehir belediye üyeleri bu karara itiraz ediyorlar, Bakanın kararına itiraz ediyorlar. "Hayır, bu beraat edemez. Burada mutlaka incelenmesi lazım." Hakları var mı? Var tabii, kimse diyemez ki: "Niye itiraz ediyorsun arkadaş?" O da itiraz ediyor. E dosya nereye gidiyor? Danıştaya gidiyor. Danıştay "Soruşturmaya gerek yoktur" diyor.

 

Sonra, Erguvan Barış Parkı… Güzel, şikâyet gene gidiyor. Olur, şikâyet olur. İhbar gidiyor, gene olur tabii. Nereye gidiyor? İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesine. Ne oluyor? Görüşülüyor. Ne çıkıyor? "Bir şey yok burada." deniyor, beraat ediyor.

Değerli arkadaşlarım, "Ruhsata aykırı yapı. Niye yıkmadın?" Kendisi belediye başkanı olmadan Ataşehir’deki gecekondular… Ya, şunu sormadan edemiyorum: Gecekonduyu gecekonducunun başına yıkmak için soruşturma açacaksın, 16/9 olunca da ağzına bant çekeceksin, elin kalem tutmayacak. Ya, burada insaf var mıdır, ahlak var mıdır burada? 16/9’u yıkamıyorsun, "Gecekonduyu neden gecekonducunun başına yıkmıyorsun?" diye, çok eskilerde olan gecekonduya diyorsun ki: "Soruşturma açacağım." E, açabilirsin. Ne oluyor? Mahkemeye gidiliyor. Ne oluyor? Beraat ediyor. Şimdi, siz kalkıyorsunuz, bununla ilgili, Belediye Başkanını açığa alıyorsunuz. İtiraz ettiğimiz budur. Bunları görmeseydim ben de sizler gibi "Ne oluyor?" diye derdim ama gördüm.

Bu mahkeme kararlarının tamamını İstanbul’da basın mensuplarına dağıttık, arzu eden her milletvekili arkadaşıma bu mahkeme kararlarını verebiliriz. Hiçbir tereddüdümüz yok. Açık ve net söylüyorum, açık ve net: Bir belediye başkanının ağzından eğer bir lokma haram lokma inerse o belediye başkanını yaşatmam arkadaşlar, yaşatmam! Biz tüyü bitmemiş yetimin hakkı için oradayız. Her gittiğim yerde de şunu söylüyorum: Bir: Her kuruşun hesabını vereceksiniz. İki: Her vatandaşa eşit davranacaksınız. Öyle "Bizim partili, ona torpil, buna bunu…" yapmayacağız. Bunu söylüyorum.

BENİM GÖSTERDİĞİM CESARETİ SİZ GÖSTEREBİLİR MİSİNİZ?

Sonra döndüler -benimle ilgili- kızım bir daire almış. Buradan söylüyorum, CHP milletvekillerine söylüyorum: Benim ailem, çocuklarım, torunum, damadım, hatta ve hatta dünürlerim, hepsi için araştırma önergesi verin ve hepsi araştırılsın, hepsi araştırılsın. Hiçbir tereddüdüm yok. Beş kuruş bulursanız, beş kuruş bulursanız, beş kuruş, gelip bu kürsüden özür dileyeceğim, beş kuruş bulursanız. Ama ben bu Ankara’daki beylere de seslenmek isterim. Benim gösterdiğim cesareti siz gösterebilir misiniz? Buyurun siz de gösterin!

Değerli arkadaşlarım, Allah kimseyi zalimin elinde emir kulu yapmasın. Zalimin elinde emir kulluğu yapanlar en çok döneklerdir, bunu da kimse unutmasın.

RIZA SARRAF DENEN BİR SAHTEKÂR GELDİ, RÜŞVETİ BAŞLATTI

Amerika’da bir dava görüşülüyor, Rıza Sarraf davası görüşülüyor. Türkiye ile İran arasındaki ticari ilişkiye hiç itirazımız yok. Türkiye İran’la her türlü ticari ilişkiyi yapabilir, hiçbir tereddüdümüz yok. Ayrıca Türkiye doğal gaz ve petrol konusunda İran’dan enerji ürünü almak zorundadır zaten hem sınır komşusu olması hem de yapılan anlaşmalar gereği.

Ambargo uygulandı mı? Evet, uygulandı. Ama Türkiye’ye dendi ki: "Siz satın aldığınız doğal gaz, petrolle ilgili paranın karşılığını yiyecek, gıda maddeleri, içecek, işte, giysi, neyse, ilaç; bunlarla yapabilirsiniz." Bu ne demektir? Bu, Türkiye’nin lehine demektir. Petrolü alacaksın, karşılığında yiyecek vereceksin. Portakal mı verirsin, bal mı verirsin, erik mi verirsin, efendim, başka yiyecekler mi verirsin; ne istiyorsan verebilirsin. İlaç, istediğin kadar verebilirsin, Türkiye’nin lehine. Ama bir olay oldu, Rıza Sarraf denen bir sahtekâr geldi, ben bu işin dümenini nasıl kurarım dedi ve rüşveti başlattı.

TÜRKİYE’DE İŞLENEN BİR OLAYIN KİRLİLİĞİ AMERİKA’DA TEMİZLENMEMELİ

Değerli arkadaşlarım, Rıza Sarraf’a o dönem en büyük itirazı ben yaptım, en büyük, sert eleştirileri ben yaptım. Rıza Sarraf’a ne dediysem koşa koşa gitti, mahkemelerde dava açtı. Hakkımda en çok dava açan kişilerden birisi de Rıza Sarraf’tır, bir sahtekârdır. Ben bu kürsüde de Rıza Sarraf’ı defalarca eleştirmiştim.

Rıza Sarraf denen şarlatan, rüşvetçi, dönemin 3 bakanını ve bir kamu bankasının genel müdürünü parayla satın almıştı, dönemin üç bakanını ve bir Genel Müdürünü parayla satın almıştı. 700 bin liralık saatler, ayakkabı kutuları, dinleme kayıtları, para sayma makinaları, çikolata kutuları; bunların hepsi gündemdeydi ve bu Parlamento bir soruşturma komisyonu kurdu ve üzülerek ifade edeyim: Bu soruşturma komisyonu dosyayı kapattı, savcı da kapattı, hâkim de kapattı. Amerika’da görüşülen davadan rahatsızım. Türkiye’de işlenen bir olayın kirliliği Amerika’da temizlenmemeli, burası temizlemeli, bizler temizlemeliyiz. Bizim aklımız yok mu? Bizim ahlakımız yok mu? Bizim adalet duygumuz yok mu? Ahlakımız varsa, adalet duygumuz varsa, tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyorsak Binali Yıldırım Bey’e açık ve net çağrı yapıyorum: Gel kardeşim, bu dosyayı yeniden açalım. Ayıptır günahtır ya, ayıptır günahtır.

BİR SAHTEKÂRIN ARKASINA TÜRK BAYRAĞI’NI KOYDULAR

Başka bir şey daha… Rıza Sarraf’ın dosyaları kapatıldı. Havuz medyasına çıkarıldı Rıza Sarraf. Arkasında, bu milletin namusu olan bayrağı fon olarak kullanıldı, bir sahtekârın arkasına Türk Bayrağı’nı koydular A Haber’de. Onu da eleştirdim, en sert şekilde eleştirdim; “Sizin boynunuza ne takacağımı ben çok iyi biliyorum” dedim. Onlar da hemen atladılar: "Siz bizi idam mı edeceksiniz?" “Yok kardeşim, ben sizi idam değil, rezil edeceğim” dedim. Onların patronlarına da geleceğim ben, patronları da rahat uyumayacak onların. Sen kalkacaksın, bir sahtekârın arkasına Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağını fon olarak kullanacaksın ve diyeceksin ki: "Ey Kılıçdaroğlu, sen hiç konuşma." Niye konuşmayayım? Bayrak sevgisi hepimizin ortak sevgisidir. Siyaseten farklı düşünebiliriz, bu gayet doğaldır ama bayrak hepimizin ortak değeridir, vatan hepimizin ortak değeridir. Bayrağı korumak benim görevim, sizin de görevinizdir.

Başka bir şey daha yaptılar: "Efendim, Rıza Sarraf’a şeref madalyası takmalıydık" diye bir de Tweet attılar. O sahtekâr kanala söylüyorum, A Haber’e söylüyorum: Şeref madalyası mı takacaksın, yoksa ben senin boynuna ihanet madalyası mı takacağım!

BİR SAHTEKÂRIN ÖNÜNE BİR BAKAN YATIYOR, BU BENİM İÇİME SİNMİYOR

Şimdi, savcılar bir de casus ve hain ilan ettiler Rıza Sarraf’ı. Casus ilan edilecek tabii haklılar. Daha önce söylemiştim, bu üç bakanı ve bir bankanın genel müdürünü parayla satın almış zaten, devletin bütün sırlarını zaten veriyor. Millî İstihbarat Teşkilatı dönemin başbakanının önüne üç sayfalık bilgi notu koydu, üç sayfalık. Rıza Sarraf’ı da anlattı, İran’ı da anlattı, Muammer Güler’i de anlattı, Zafer Çağlayan’ı da anlattı. Şimdi tartışma "Efendim, bu rapor mudur, değil midir?" MİT açıklama yapmış "Rapor vermedik" diye. Ben de biliyorum rapor değil, bu bir bilgilendirme notudur, dönemin başbakanını bilgilendirme notudur. "Bunlar ortaya çıkarsa partiniz zor durumda kalır" diye, açıklama, not konulmuştur. Eğer MİT "Ben bu notu koymadım" diyorsa Millî İstihbarat Teşkilatı önüne kocaman bir anahtar vuralım ve Millî İstihbarat Teşkilatı bu görevi bıraksın artık. Devletin en hassas sırlarını siz kalkacaksınız Rıza Sarraf’a satacaksınız. Buna asla ve asla izin vermeyiz.

SORU ŞU: BU ŞARLATANA, BU RÜŞVETÇİYE DEVLETİN SIRLARINI KİM VERDİ?

Bakın, casusluğun örneğine, 11 Ekim 2013’te telefon ediyor, kim? Rıza Sarraf diyor ki: "Ya beni MİT takip ediyor, polisler takip ediyor, bana haberler geliyor. Nedir bu olay?" Muammer Güler: "Sen meraklanma, ben bir araştırayım." diyor. Araştırıyor, sonra verdiği cevap şu: "Abiciğim, sen o konuda rahat ol, vallahi böyle bir şey varsa senin önüne ben yatarım yahu." Bir sahtekârın önüne bir bakan yatıyor, bu benim içime sinmiyor. "Senin İçişleri Bakanlığında bir şeyin yok -polis ve istihbarat buna bağlı- MİT’te bir şeyin yok, Maliyede bir şeyin yok. Bir şey olursa ben senin önüne yatarım." diyor. Biz bunu sorguladık mı? Hayır. Ne yaptık? Beraat ettirdik. Şimdi nerede görüşülüyor bu dava? Amerika’da. Ya bizde adalet duygusu yok mu? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kim koruyacak? Ben bunu söylediğim zaman kıyamet kopuyor: "Vay efendim, niye konuşuyorsun?" Ya ben soğuktan donan Ayaz bebeğin, o küçücük çocuğun hakkını savunmayacak mıyım? Açlıktan ölen Kübra bebeğin hakkını ben savunmayacak mıyım? Sırtında çocuğunu 16 kilometre taşıyan küçük Muharrem’in hakkını ben savunmayacak mıyım? Kimin hakkını savunacağım?

Soru şu: Bu şarlatana, bu rüşvetçiye devletin sırlarını kim verdi? Sayın Binali Yıldırım’a soramıyorum çünkü MİT’i ondan aldılar, MİT’i yukarıya bağladılar. Ve soruyorum: Bu şarlatana devletin bütün sırlarını kim verdi? "Efendim, savcı inceliyor..." Yemezler onu. MİT’in harekete geçmesi lazım. Bu devletin sırlarını götürüp ona peşkeş çekenler kimlerdir? Sadece bu mu? Hayır. Kozmik odayı, devletin harimi ismeti kozmik odayı terör örgütüne açtılar ya, terör örgütü geldi, devletin bütün sırlarını aldı, hepsini götürdüler Amerika’ya. Peki, ya bu kozmik odayı açanlar hesap verdi mi? Devletin bütün sırlarını, benim, Başbakanın, hatta Cumhurbaşkanının dahi bilmediği devletin bütün sırlarını götürüp FETÖ terör örgütüne teslim ettiniz, hesabını veren oldu mu? Hesabını veren olmadı. Kim hesabını verecek, kim hesap soracak? Bu koltuklarda oturanların hesap sorması lazım. Eğer vicdan varsa hepimizde, bu vicdanın artık ayağa kalkması lazım, "Yeter!" dememiz lazım.

DÜNYADA RÜŞVETE FAİZ ÖDEYEN TEK ÜLKE BİZİZ!

Evet, dediğim gibi farklı görüşlerde olabiliriz. Nasıl bayrak bizim ortak görüşümüzse, değerimizse rüşvete, yolsuzluğa karşı çıkmak da ortak hedefimiz olmalı, hep beraber mücadele etmeliyiz, ahlaki temelli olmalı bunlar.

Çağrı yaptım Sayın Binali Yıldırım’a: "Efendim, bu dosyayı yeniden açalım." dedim. Neden biliyor musunuz? İran diyor ki: "Bizim 8,5 milyar dolarımız kayıp." 8,5 milyar dolar, öyle 40-50 milyon avro değil; 8,5 milyar dolar. İran’la iş birliği yapmalıyız -orada görüşüldü ve temizlediler- biz oturup bu pisliği temizlemeliyiz. Halkbank’ın Amerika’daki avukatı bile genel müdürlerinin rüşvet aldığını söyledi yani itiraf... Artık, bir avukat bile diyor ki: "Evet, dönemin genel müdürü rüşvet aldı."

Değerli arkadaşlarım, bir ayıptan Türkiye’yi temizlemeliyiz. Dünyada rüşvete faiz ödeyen tek ülke biziz; rüşvete faiz ödeyen, rüşvetini iade edip üstüne de faizi veren tek ülke biziz. Bundan, Türkiye’nin bu ayıptan kurtulması lazım. O ayakkabı kutusunu verdik, üstüne bir de faiz verdik. E, bir de şeref madalyası taksaydınız! Öyle ya, dünyada örneği yok. Dünyada rüşvet dolayısıyla… Hem rüşveti alacak hem aklanacak hem de faizini alacak; vallahi böyle bir adama şeref madalyası takmak lazım. Kim takar bilmiyorum? A Haber’e söyleyelim, Sabah gazetesine söyleyelim, havuz medyasına söyleyelim: "Buyurun beyler, gidin onlara da bir şeref madalyası takın. Nasıl olsa genel müdür burada, takın ona şeref madalyası." Ve öyle ağırıma gidiyor ki değerli arkadaşlarım, bu "sahtekâr" denen genel müdürü bir de aldık, Zer-Bankın Yönetim Kuruluna tayin ettik yani Ziraat Bankasının Yönetim Kuruluna tayin ettik. Akıl yani akıl alacak şey yok, aklımızı mı yedik bilmiyorum!

80 MİLYONUN ÖNÜNDE SORUYORUM: 292 KİLO ALTINI KİM ÇALDI, KİM GÖTÜRDÜ?

Şimdi, dosyayı yeniden açacağız. Diyeceksiniz ki: "Dosyayı nasıl açabiliriz?" Çok basit, size bir olay anlatacağım, Sayın Hayati Yazıcı da bu olayı ayrıntılarıyla sanıyorum biliyor. 1 Ocak 2013, Gana’dan bir uçak, kargo uçağı kalkar Atatürk Havalimanına iner, gümrük beyanları verilir. 1,5 ton doğal taş getiriliyor Türkiye’ye, 1,5 ton. Nereye verilecek? "Güzelyurt Mahallesi Yıldırım Beyazıt Caddesi Delta Apartmanı A/2 Blok Kat:1 No:22 Beylikdüzü" Bu adrese 1,5 ton doğal taş teslim edilecek. Bir gümrükçü diyor ki: "Ya, bizde doğal taş var, doğal taş da var. Ya, görelim bakalım, bizim bilmediğimiz bu taşlar nasıl?" Gidilip bakılır ki içinde 1,5 ton altın var. Gümrük beyannameleri değiştirilir, sahte gümrük beyannameleri hazırlanır. Rıza Sarraf’a derler ki: "Rüşvet ver. Gümrükte verdin mi rüşveti, her şeyi halledersin" O da diyor ki: "Vallahi ne yapayım, Teoman diye bir adam var, dünyanın rüşvetini teklif ettim, adam vazgeçmiyor, ’Ben rüşvet almam’ diyor." O Teoman’ın gözlerinden öpüyorum, o Teoman’a Türkiye Cumhuriyeti çok şey borçludur, o, çocuklarına ve torunlarına çok güzel hikâyeler anlatacaktır. Sonra, bu altın sahte belgelerle düzenleniyor, Sayın Yazıcı bir soruşturma talimatı veriyor. 18/12/2013, 201356/2 sayılı Soruşturma Raporu; asıl hikâye burada başlıyor. O sahtekârlığı anladık, doğal taş yerine altın.

Müfettiş raporunda diyor ki: "Bu altın 1,5 ton olarak geldi ama Türkiye’den çıkarken bize verilen beyannamede 292 kilogram altının -parantez içinde (Borsa değerine göre 14 milyon 600 bin dolar değerinde) parantezi kapatıyor- bir şekilde, herhangi bir gümrük işlemine tabi tutulmaksızın Türkiye’ye sokulduğunu tespit ettik." diyor.

Şimdi, Sayın Binali Yıldırım, siz ülkenin Başbakanısınız. Eğer bu ülkeye sahte yollarla altın geliyor ve bunun 292 kilosu çalınıyorsa ve Türkiye’ye meşru olmayan yollardan sokuluyorsa bu soruşturmaya buradan başlayın; bu altın ne oldu? Ben merak ediyorum, siz de merak ediyorsunuz herhâlde. Hani, böyle bir şey olur da alır cebime koyarım. 292 kilo altın, nereye gitti bu? Değerini de ben söylemiyorum, müfettiş söylüyor. Kim? Devletin müfettişi. Bu müfettişin başına bir şey geldi mi? Onu bilmiyorum.

Şimdi, bizim hep birlikte -çok özür dileyerek bu sözcüğü kullanıyorum- bu sahtekâr, namussuzlardan hesap sormamız lazım, bu ahlaksızlardan hesap sormamız lazım, bu tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenlerden hesap sormamız lazım. Hesap sormak bu Parlamentonun namusudur. Eğer soruyorsanız grubumuz hazır, hep beraber soralım, bu kirliliği, bu pisliği hep birlikte temizleyelim.

80 milyonun önünde soruyorum: 292 kilo altını kim çaldı, kim götürdü? Bu malı götüren adamı bulmak bizim namus borcumuzdur, Türkiye Cumhuriyeti devletinin namus borcudur, böyle şey olur mu?

BU SAHTEKÂR, BU ŞARLATAN, BU RÜŞVETÇİ NİÇİN ÖZEL KORUMAYA ALINDI?

Efendim, Rıza Sarraf… Bakıyorlar ki ithalat, ihracat vesaire; Amerikalılar uyarıyor "Yapmayın, etmeyin." E, gıda serbest. O zaman diyorlar ki "Biz en iyisi gıda ihracatı yapalım." Gıda ihracatı yapıyorlar, orada da yanlış yapıyorlar. Buğdayı alıyorlar, nereden? Dubai’den. E, Dubai’de buğday yok. Sözde 150 bin ton buğday ihraç ediyorlar Yunanistan’a. 150 bin ton buğday ihraç ettikleri gemi ancak 5 bin ton alıyor. Orada da sahtekârlıklar ortaya çıkıyor, bunun da soruşturulması lazım, hayalî ihracatın.

Ve daha ilginç bir şey söyleyeyim değerli arkadaşlarım, bütün bunlar olurken Sayın Erdoğan’ın ağzından Rıza Sarraf aleyhine çıkmış tek cümle yoktur, neden? Rıza Sarraf aleyhine çıkmış tek cümle yoktur, neden? Bu sahtekâr, bu şarlatan, bu rüşvetçi hangi gerekçeyle, niçin özel korumaya alındı? Ben merak ediyorum hâlâ bir hayırsever iş adamı olarak mı değerlendiriliyor?

DEVLET İYİ YÖNETİLMİYOR

Değerli arkadaşlar, bir bütçenin halka umut vermesi lazım. Halka umut veriyorsa bütçenin başımızın üstünde yeri var ama bu bütçe halka umut veren bir bütçe değil. Elin oğlu önümüzdeki elli yılda, yüz yılda nelerin yapılacağının oturuyor planını yapıyor, biz yarın ne olacağını bilmiyoruz bu memlekette. Kimse bilmiyor, çünkü Hükûmet dediğiniz göstermelik bir Hükûmet, her şey bir kişinin iki dudağına hapsedilmiş. Ya, çocuklarımızı okula gönderiyoruz, sınav sistemi var, bir kişi çıkıp diyor ki: "Bu sınav sistemini değiştirdim." Hangi yetkiye dayanarak, neye dayanarak, hangi bilgiye dayanarak? Ben bilmem, sınav sistemini bilmem, anaokulunda ders veremem, lisede ders veremem, o işin uzmanı ben değilim. Devlette liyakat denen bir şey var, buna kararı verecek olan eğitimciler. Hayır, bir siyasetçi "Böyle yapacağız." diyor, allak bullak oluyor Millî Eğitim Bakanlığı. Dolayısıyla, devlet iyi yönetilmiyor değerli arkadaşlar.

Bakın, arkadaşlar söylediler, şu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun Yönetim Kurulu tablosu arkadaşlar. BDDK’nin internet sitesinde Yönetim Kurulunda 2 kişi var, 1 Başkan, 1 üye. Kaç kişi olması lazım? 1, 2, 3, 4, 5, 6, bir de Başkan, 7. Ve diyor ki: "Kurul en az 5 üyenin hazır bulunmasıyla toplanır." 2 kişi var. Yine, olur ya, bir şey olur ama üyeler olmaz yani bir deprem olur, 4 üye hayatını kaybeder, 5 üye hayatını kaybeder, başka bir şey olur. O zaman diyor ki: "Bir ayı geçmemek üzere yardımcılar -yani başkan yardımcıları- yönetim kurulu üyesi gibi görev yaparlar." Şimdi, ben sormak istiyorum Sayın Binali Yıldırım’a: Altı aydır BDDK’ya niye üye tayin etmiyorsunuz, sizi engelleyen kim, hangi güç sizi engelliyor? "Adam bulamadık." diyorsanız dünya kadar yetişmiş elemanımız var, bankacılık konusunda uluslararası ünü olan arkadaşlarımız var, getirin BDDK’ya atayın. Niye atamıyorsunuz, kim sizi engelliyor? Bunu bilmiyoruz.

Başka, Şeker Kurulu… Bu da Şeker Kurulunun Yönetim Kurulu. Hiç kimse yok Yönetim Kurulunda. Bakın, 30 Ağustos 2016’dan bu yana on altı aydır Şeker Kuruluna atama yapılmıyor, on altı aydır! Ne diyor? Görevini okuyorum kanundan: "Türkiye’deki şeker rejimini, şeker üretimindeki usul ve esaslar ile fiyatlandırma, pazarlama şart ve yöntemlerini düzenlemektir bu kurulun görevi." diyor. PANKOBİRLİK’in Genel Başkanı diyor ki: "Durma noktasına geldik. Ne oldu bu yönetim?" Atama yok. Niye yok? Şimdi, ben bu soruyu sormayacak mıyım? Siz devleti yönetiyorsunuz. Bir kurumda boşluk olunca atamayı yaparsınız ya da buraya bir kanun getirirsiniz, dersiniz ki: "Biz bunu uygulamıyoruz, kapattık." ben onu da anlarım ama hem olacak hem atama yapmayacaksınız, olmaz.

TÜİK Başkanlığı bir yıldır vekâletle götürülüyor, bir yıldır. Ya, TÜİK’e başkan mı bulamadınız, Türkiye İstatistik Kurumuna? Bir sürü adam var, dünya çapında insanlar var, iyi eğitim almış insanlar var. Getirin birisini atayın. Atamadığınız için hiçbir açıklama kamuoyunu, dünyayı da tatmin etmiyor. İsterseniz "Yüzde 1 500 büyüdük" deyin, kimse inanmıyor.

Merkez Bankası… Merkez Bankasını iğdiş ettiniz. Adamcağız konuşamaz hâle geldi. Telefonla ancak diyor ki: "Ya, faizi yükselteceğiz, idare edin" filan. Şimdi, ben soruyorum: Faizi önümüzdeki günlerde yükseltecek misiniz, yükseltmeyecek misiniz? Yükseltecekler, hep beraber göreceğiz. Müdahaleden korkuyorlar. Hani Merkez Bankası bağımsızdı? Nasıl bir bağımsızlık bu?

Daha da ötesi, değerli milletvekilleri, bu Hükûmet kanunları uygulamıyor. Şimdi siz diyeceksiniz ki: "Olur mu öyle saçma şey? Biz kanun yapıcıyız. Kanun yaptık, yürütme organı da bizim kanunları uygulamak zorunda." Öyle değil arkadaşlar, öyle değil, kanunları uygulamıyor. Size örnek vereceğim: Kamu İhale Kanunu. "Pazarlık usulü", 21’inci madde, b bendi diyor ki "Doğal afet olursa, salgın hastalık olursa, can veya mal kaybı olursa pazarlık usulüyle hemen ihale yapabilirsiniz." Neden? Deprem olmuş, şimdi kalkıp da bunu uzun uzun ihaleye çıkmanız mümkün değil. Doğru mu? Evet, doğru. Ama siz kalkıp da 2017 yılında kamu ihalelerinin yüzde 81’ini 21’inci maddenin b bendine göre yani deprem gibi, salgın hastalıklar gibi bir gerekçeyle verirseniz havuz medyasının sahiplerine, bu, kanunu uygulamamak demektir. Bunun hesabını ben değil, bunun hesabını sizin sormanız lazım. Niye bunu böyle yapıyorlar, hangi gerekçeyle yapıyorlar, oturup tartışılması lazım.

Ekonomi ve Sosyal Konsey, bir anayasal kurum, 166’ncı maddeyle kabul edildi, referandumda kabul edildi. Meydanlara çıktınız hep beraber "Ekonomik ve Sosyal Konseyi getiriyoruz. Türkiye’nin ekonomisiyle ilgili bir olay olursa meslek kuruluşları, sivil toplum örgütleri, siyasetçiler hep bir araya geleceğiz, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal sorunları orada tartışılacak ve dolayısıyla biz bunları uygulamaya koyacağız." Ne kadar güzel değil mi? Rahmetli Ecevit’in yaptı, bir kararnameyle kurdu, sonra kanunu çıktı, sonra da anayasal kurum hâline geldi. En son ne zaman toplandı? Ha, kanuna göre üç ayda bir toplanması lazım, Başkan da Başbakan. En son zaman toplandı bilen var mı bilmiyorum. 5 Şubat 2009’da. 2009-2017. Üç ayda bir toplanması gereken Kurul. Siz kanun çıkarıyorsunuz. Sizin kanunu uygulamıyor buradakiler. Niçin? "Biz onları istediğimiz gibi çıkartırız, istediğimizi yaptırırız onlara." diyorlar. Özür dilerim ama sizin iradenizle oynuyorlar, sizin iradenizi zaafa uğratıyorlar, sizin iradenizi yok sayıyorlar. Özür dilerim ama sizi milletvekili olarak kabul etmiyorlar. Evet, milletvekili olarak kabul etmiyorlar. Yasama organını da yasama organı olarak kabul etmiyorlar. Ya böyle bir şey olabilir mi değerli arkadaşlar?

VERGİ CENNETLERİ LİSTESİ BU MAN’CILAR YÜZÜNDEN BELİRLENMİYOR

Kurumlar Vergisi Kanunu 30’uncu maddenin (7)’nci bendi "Vergi cennetlerinde şirket olur ve bunların paraları Türkiye’ye gelirse yüzde 30 vergileriz" diyor ama vergi cennetleri listesi Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek. 2006, şimdi 2017, on bir yıldır belirlendi mi? Belirlenmedi. Niye belirlenmiyor? Bu Man’cılar yüzünden belirlenmiyor. Hani var ya o Man Adası’ndan para trafiği yapan, paraları getirip götürüp insanlar, onların yüzünden çıkmıyor bunlar. 2006, 2017… Siz sormayacak mısınız bu Hükûmete? Ben şimdi soruyorum: Sayın Başbakan, bu Parlamento iradesini ortaya koydu, bu Parlamento bir karar aldı, vergi cennetlerinin çıkması lazım, açıklanması lazım. "Efendim, biz tespit edemedik." Ben ipucu vereyim, çok basit: MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) Başkanını çağırın, deyin ki: "Vergi cennetleri listesini bana getirin." Size en geç ama en geç on beş dakika içinde listeyi verir ama siz bunu çıkartamazsınız. Ben de biliyorum, siz bunu çıkartamazsınız çünkü sizin iradeniz de saray tarafından ipoteğe alınmış durumda, çıkartamazsınız siz bunu! Elin oğlu vergi verecek, tüyü bitmemiş çocuk vergi verecek, o Man’cılar Türkiye’de vergi vermemek için her türlü dümeni çevirecekler ve diyecekler ki: "Kılıçdaroğlu, sen konuşma." Ben tüyü bitmemiş yetimin hakkını sonuna kadar savunacağım, bu benim namus görevimdir.

CEPLERİNİZ BÜYÜDÜ

Tarım Kanunu 21’inci madde diyor ki: "Millî gelirin en az yüzde 1’i oranında çiftçiye destek verilir." Millî gelir ne kadar? 800 milyar dolar. Yüzde bir? 8 milyar dolar. Çiftçiye verildi mi? Hayır. Niye verilmiyor? Siz hiç sordunuz mu değerli arkadaşlarım, şu Hükûmete sordunuz mu? Bu çiftçinin hâli perişan. Çiftçinin traktörü var, doğru; tarlası da var, doğru ama ikisi de kendisinin değil, bankanın. Gidin, bakın bakalım, çiftçinin ağzını bıçak açmıyor. Efendim "Yüzde 11 büyüdük." Cepleriniz büyüdü değerli arkadaşlar, cepleriniz büyüdü. Vatandaşın cebinde bir şey yok. Tarlaya gidin, bakın, çiftçi tarlaya çıkıyor mu çıkmıyor mu?

Değerli arkadaşlarım, çiftçinin de gidip Man Adası’nda şirket kurma hakkı var ama gidemiyor, yapamıyor onu, o kadar parası yok, gemiye gidecek, oraya gidecek, adamını bulacak, 1 sterline şirket kuracak, sonra malı götürecek. Yok, bu imkânı yok.

Değerli arkadaşlarım, çiftçiye dünyanın en pahalı mazotunu satıyor bu iktidar, dünyanın en pahalı mazotunu. Gübrenin, ilacın, suyun en pahalısını veriyor ve bir şey daha, bütün çiftçi kardeşlerim dinlesin: Sen üretim yaparken zarar ediyorsun, malını sattığın zaman senden bir de yüzde 4 vergi kesiliyor. Zarar eden adamdan vergi mi alınır? Evet, zarar eden adamdan da vergi alıyorlar. Siz çiftçilerle oturup hiç konuşuyor musunuz? Çiftçiyi çok sevdiğinizi ben iyi biliyorum. Ezmek için, sırtına binmek için çok iyi seviyorsunuz çiftçiyi. Evet, sırtına biniyorsunuz. Evet, dünyanın en pahalı mazotunu satıyorsunuz ona. Elinde viski bardağı, ayağında en pahalı şort, yata binecek, liman liman gezecek, ona mazotu vergisiz vereceksiniz. Çiftçi binecek traktöre, gidecek tarlaya, ona da dünyanın en pahalı mazotunu vereceksiniz. Sonra diyeceksiniz ki: "Kılıçdaroğlu, niye konuşuyorsun?" Konuşacağım, sonuna kadar konuşacağım.

BU BÜTÇE MAN’CILARIN, FAİZCİLERİN BÜTÇESİDİR

Bu bütçe kimin bütçesi? Değerli arkadaşlarım, bu bütçe işsizin bütçesi değil, işsizlik artıyor, benden önce konuşan arkadaşlar işsizlik rakamlarını verdiler. Çiftçinin bütçesi değil. İki Trakya büyüklüğünde alan ekilmiyor zaten, çiftçi ekmiyor. Yozgat’ın o kokulu mercimeğine ne oldu, Yozgat’ın o kokulu mercimeğine? Dünya çapında bir markaydı. Et ithal ettiniz. Nohut ithal ediyorsunuz. Vergileri sıfırlıyorsunuz ithalatçılarda. Niye sıfırlıyorsunuz? Çünkü o ithalatçılar da sizin adamınız, onlar daha fazla para kazansınlar diye, "Çiftçi varsın batsın, ben nasıl olsa dışarıdan alıyorum." diye çiftçiyi batırdınız, ağzını bıçak açmıyor.

Değerli arkadaşlarım, hiç OSTİM’e giden oldu mu Ankara’da? İnegöl’e buyurun gidin, bakalım -mobilyanın başkenti- kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Buyurun, Ankara’da Siteler’e gidin, Siteler’e sorun bakalım, ne oldu bu Siteler? Herkes mağdur, herkes sorunlu. Bu bütçe onların bütçesi değil, bu bütçe Man’cıların bütçesidir, açık ve net söylüyorum, Man’cıların bütçesidir bu bütçe.

Bakın, ben size söyleyeyim, bu bütçe aynı zamanda faizcilerin bütçesidir. Örnek vereceğim size: On beş yılda yurt dışındaki bir avuç adama, bir avuç tefeciye ödediğiniz faiz ne kadar biliyor musunuz? 145 milyar dolar. Bir avuç tefeciye ödenen para 145 milyar dolar, bir avuç. Çöreklenmişler orada, "Faizi artıracaksın, artırmazsan paramı çekerim" diyor. Borçluya teslim olan onun emirlerini yerine getirir. Şimdi Merkez Bankasına baskı kuruyorlar, "Faizi artıracaksın, yoksa doları çekeriz" diye. Teslim almışlar sizi. Nereden? Ciğerinizi teslim almışlar. Yapın mücadeleyi, her türlü desteği vereceğiz size, yapın mücadeleyi. Türkiye’yi bu tefecilerin elinden kurtarın, her türlü desteği vereceğiz.

FAKİR FUKARADAN AL, TEFECİYE VER

Sadece o değil, içeride, on beş yılda ne kadar faiz ödendi? 620 milyar lira, 620 milyar lira. Şimdi, ben soruyorum: Bu faizi çiftçi mi aldı? Yok. İşçi mi aldı? Yok. Taşeron işçisi mi aldı, belki o daha iyidir? O da yok, o da almamış. Esnaf mı aldı? O da almadı. Sanayici mi aldı? O da almadı. 620 milyar lira, eski parayla 620 katrilyon lira faizi kimler aldı? Kimler aldı? Bir avuç adam aldı. Kime çalışıyor bu bütçe? Fakir fukaradan al, tefeciye ver. Fakir fukaradan al, tefeciye ver. Dolayısıyla bunu herkesin bilmesi lazım. Tefecilere çalışan bir bütçedir.

Bu bütçenin birinci özelliği -üç özelliği var zaten- tefeciye çalışan bütçedir. İkinci özelliği, denetlenmeyen ve denetlenemeyen bir bütçedir, denetlenmeyen ve denetlenemeyen bir bütçedir.

Bakın, değerli arkadaşlarım, 3. Havalimanı bu bütçede yok, Osman Gazi Köprüsü bu bütçede yok, nükleer santral bu bütçede yok, şehir hastaneleri bu bütçede yok. Kaça mal oldu bunlar biliyor musunuz? Bilemezsiniz. Öğrenebilir misiniz? Öğrenemezsiniz. Söylüyorum Hükûmetin önünde, siz bunların maliyetini öğrenemezsiniz ama siz usulen "Ben milletvekiliyim." diye gezersiniz.

Peki, nasıl öğrenemiyorsunuz, niye öğrenemiyorsunuz? Hükûmete söylüyorum, gelsinler buraya, çağrımı yapıyorum: Gel buraya kardeşim, şehir hastanelerinin her birisini kaça mal ettin, şehir hastanelerinin? 3. Havalimanını kaça mal ettin? Nükleer santrali kaça mal ettin? Hepsini kaça mal ettin. Gelsin anlatsınlar bize. Bunu söylerlerse eyvallah diyeceğim, söyleyemezler. Niçin? "Efendim, bu bir ticari sırdır." diyecekler size. Efendim, Sayın Başbakan demişti ki: "Biz bunları cebimizden beş kuruş çıkmadan yaptık." Ama 2018 bütçesine 6 milyar 200 milyon lira koydular. Niçin? Bunlara para ödemek için. Parayı ödüyorsunuz, kaça mal olduğunu bilmiyorsunuz. Bir daha çağrımı yapıyorum: Sayın Başbakan, birazdan kürsüye geleceksiniz -arzu ederseniz Maliye Bakanı- şehir hastaneleri yapıyorsunuz, kaça mal oldu? Öyle ya, Meclise bilgi verin; biz öğrenemiyoruz, biz öğrenemiyoruz, ancak bir dava mahkemeye düşerse mahkeme kayıtlarından öğreniyoruz. İki; 3. Havalimanını kaça mal ettiniz. Osman Gazi Köprüsü’nün maliyeti nedir? Nükleer santralin maliyeti nedir? Çünkü bunların paralarını biz ödeyeceğiz. Bu soruyu sorma hakkım var, sizin de sorma hakkınız var. Şimdi hep beraber göreceğiz, maliyetleri açıklayacaklar mı, açıklamayacaklar mı? Her bir şehir hastanesinin maliyetini bekliyorum.

BU VERGİ CENNETLERİ KARARNAMESİNİ NE ZAMAN ÇIKARACAKSINIZ?

Efendim, bu soruya cevap veremeyecekler, bir daha söylüyorum ama değerli arkadaşlarım, sabahın köründe çocuklarınız ya da torunlarınız okula gider, elektrik düğmesini açtığınızda 4 çeşit vergi öder, 4 çeşit; Enerji Fonu öder, TRT payı öder, elektrik ve havagazı tüketim vergisi öder ve KDV öder, fakir zengin demeden. Günlük, aylık geliri ya da yıllık geliri 65 bin, 100 bin dolar olan da aynısını ödüyor, geliri olmayan da aynısını ödüyor.

Efendim, kadın musluğu açınca 5 çeşit vergi öder: Katı atık bedeli, katı atık toplama bedeli, atık su bedeli, çevre temizlik vergisi ve KDV. Ama bunlar Man’da olsalardı hiç bunları ödemeyeceklerdi. Man’da kur şirketi, Türkiye’ye getir parayı, hiç, keyfin yerinde, her şey tıkırında. Vergi, 5 kuruş bile ödemiyorsun, 1 kuruş bile ödemiyorsun ama fakir fukaraya gelince ensesine biniyorsun. O gariban kadın bulaşık yıkarken vergi ödeyecek ama sen hiçbir şey yapmayacaksın. Bunları asla doğru bulmuyoruz, asla doğru bulmuyoruz. Sen fakirden alacaksın, birilerine tahsis edeceksin.

Kamyon şoförü örneğini vereyim. Bir kamyon şoförü düşünün, bir kamyon şoförü. Kamyon şoförü kardeşlerim de iyi dinlesinler. Ankara-İstanbul arasında gidiş geliş bin kilometre. Ne kadar mazot yakıyor? 1.200 liralık mazot yakıyor. Otoyol için 89 lira ödüyor, ikinci otoyol için 123 lira ödüyor, köprü için 77 lira ödüyor, 100 lira da yağ bakımı; 1.589 lira. Hani amortismanı falan filan saymıyorum. Ayrıca Motorlu Taşıtlar Vergisi ödüyor, ayrıca KDV ödüyor, ayrıca bir de gelir vergisi ödüyor. Bir kamyon şoförü, hayatının her tarafı vergi. Peki, bu vergi cennetlerinde şirket kurup, malı götürenler ne ödüyor? Tık ödemiyor. Tık ödemiyor.

Ve bir soru daha, bu kararnameyi ne zaman çıkaracaksınız? Merak ediyoruz. Bu vergi cennetleri kararnamesini ne zaman çıkaracaksınız? Bu vergi cennetleri niye olur? Milletvekili arkadaşlarıma söyleyeyim, Sermaye Piyasası Kurulunun internet sitesine girin, vergi cennetlerinde dönen kepazelikleri orada gayet iyi anlatır veya MASAK, Maliye Bakanlığının Mali Suçları Araştırma Komisyonuna girin, orada da bütün kepazelikler anlatılır veya vaktiniz yoksa Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 30’uncu maddesinin (7)’nci fıkrasının gerekçesine bakın, Meclise gelen gerekçesine bakın. Orada da bunları göreceksiniz, bunların hepsi yazılı. "Vergide adaleti sağlamak için biz bunu getiriyoruz." diyorlar. On bir yıldır adalet gelmiyor. Niye gelmiyor on bir yıldır adalet? Kim engelliyor -bu on bir yıldır adalet gelmiyor- kim? Bu Hükûmetin önündeki engel kim, engel kim?

BU BÜTÇE ANAYASA’YA AYKIRI

Değerli arkadaşlarım, bu bütçenin bir başka özelliği, üçüncü özelliği: Bu bütçe Anayasa’ya aykırı bir bütçe. Diyeceksiniz ki: "Nereden Anayasa’ya aykırı?" Şunun için değerli arkadaşlarım: 2017 ve daha önceki bütçelerin Anayasa’ya aykırı hükümleri dolayısıyla biz Anayasa Mahkemesine başvurduk. Anayasa Mahkemesi bunları iptal etti. İptal edilen maddeleri aynen satırı satırına buraya da kondu. Yani açıkça Anayasa’ya aykırı bir bütçeye diyorlar ki "’Evet’ oyu kullanın." ve sonra dönüp diyorlar ki "Biz hukuk devletiyiz." Sonra dönüp diyorlar ki "Bu ülkede adalet var." Hangi adaletten söz ediyorsun? Hangi adaletten? Açlıktan ölen çocuğun adaleti mi, Man Adası’nda şirket kurup malı götürenlerin adaleti mi? Ben bunu sormayacak mıyım?

OLSA OLSA GAYRİMİLLÎSİN!

Değerli arkadaşlarım, buradan 80 milyon vatandaşıma sesleniyorum: Bu faizci düzeni yıkacağız. Bu faizci düzeni altüst edeceğiz, düzelteceğiz değil, bu faizci düzeni yıkacağız. Ne ezen ne ezilen, insanca, hakça bir düzen kuracağız, insanca, hakça bir düzen. Zenginin vergi verdiği, yoksulun onurlandırıldığı bir düzeni getireceğiz. Öyle Man Adalarında şirket kuranları bu ülkede yaşatmayacağız. Git kardeşim oraya o zaman!

"Ben yerliyim, ben millîyim" diyorlar. Ne yerlisi, ne millîsi kardeşim? Bu ülkeye fakir fukara vergi verirken sen vergiden kaçınmak için, vergi kaçırmak için Man Adası’nda şirket kurup dalavere çevireceksin, "Ben yerliyim, millîyim" diyeceksin. Sen ne yerlisin, sen ne millîsin; sen olsa olsa gayrimillîsin!

SAYIŞTAYI İĞDİŞ ETTİLER

Ha, neyi getireceğiz? Şeffaf bir yönetim getireceğiz, şeffaf, ayna gibi bir yönetim olacak, buradan bakınca öbür tarafı göreceksin; katakulli olmayacak, bütçenin her kuruşunun hesabını verecek, her kuruşunun. Siz bütçenin her kuruşunun hesabını biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz, ben de bilmiyorum, gizleniyor. İkinci hazine kurdular, denetlenmiyor, Kredi Garanti Fonu. Sayıştayı iğdiş ettiler, Sayıştay denetim yapamıyor.

Değerli arkadaşlarım, bunların hepsinin üzerinde duracağız ve göreceksiniz, Man Adası’nda ya da benzer adalarda kim şirket kurarsa onları Türkiye’ye sokmayacağız arkadaşlar, Türkiye’ye sokmayacağız, "Git oraya." Diyeceğiz. Sen bu ülkenin evladıysan, kazandığın paranın burada vergisini vereceksiniz. Evet, bizim görüşümüz bu. Bunu her yerde, her ortamda söyleyeceğiz.

"ÇOK YÜKSEK" DİYORSANIZ BİR AY 2 BİN LİRAYLA GEÇİNİN

Çiftçi başımızın üstünde, taşeron işçisi… Sizin aklınızda bile yoktu taşeron işçisi. Taşeron işçisinin kadrosunun takipçisi olacağız sonuna kadar. Öyle numara çekip "Şöyledir, böyledir" falan değil. Taşeron işçisi, kadro… Nedir kadrosu? Kardeşim, sendikalı bir işçi hangi haklara sahipse taşeron işçisi de aynı haklara sahip olacak. Kimliğine bakmayacağız, inancına bakmayacağız, yaşam tarzına bakmayacağız. Sen çalışıyor musun? Başımın üstünde yerin var. Alın teri mi döküyorsun? Başımın üstünde yerin var. Kadro mu? Kadro vereceğiz. Sendika mı? Sendika da vereceğiz. Asgari ücret, 2018, en az 2 bin lira olmalı, en az 2 bin lira. Geçinemiyor işçi. "Efendim, 2 bin lirayı nereden bulacağız?" Bu beylere söylüyorum: 2 bin lirayı bulamıyorsanız, "Çok yüksek" diyorsanız bir ay 2 bin lirayla geçinin. Niye geçinmiyorsunuz? Bir deneyin bakalım, bir asgari ücret alın, 2 bin lirayla geçinin.

İSRAF SAYGINLIK DEĞİLDİR

Her taraf israf arkadaşlar, her taraf israf, israf ekonomisi var. Efendim, israf saygınlıkmış. İsraf saygınlık değildir; israf bütün dünyada, bütün demokrasilerde, bütün inançlarda haramdır arkadaşlar, haramdır. Haramın saygınlığı olur mu?

Değerli arkadaşlarım, bütçeyi bir faiz bütçesi olarak biliyoruz, tefecilere hizmet eden bir bütçe olarak biliyoruz. Türkiye’de demokrasi yoksa bu bütçe de böyle olur.

MİLLETVEKİLLERİNİN, GAZETECİLERİN HAPİSTE OLDUĞU BİR TÜRKİYE’Yİ KABUL ETMİYORUZ

Hapishaneleri tıka basa dolu bir Türkiye’yi kabul etmiyoruz. Milletvekillerinin hapiste olduğu bir Türkiye’yi kabul etmiyoruz. Gazetecilerin hapiste olduğu bir Türkiye’yi kabul etmiyoruz. Üniversitelerden atılan öğretim üyelerinin olduğu bir Türkiye’yi kabul etmiyoruz. Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti istiyoruz biz. Herkesin düşüncesini özgürce dile getirdiği bir Türkiye istiyoruz.

Benimle aynı görüşte olmayabilir ama o da benim gibi düşüncesini özgürce ifade edebilsin. Hapishane müjdesi veriyorlar, hapishane. 2018’de 45 tane yeni modern hapishane yapılacakmış. Şu müjdeye bakın Allah aşkına, şu müjdeye bakın! Hapishanelerde insanlar sırayla yatıyor ve hapishane müjdesi veriliyor bize. E, doğru, hapishanedekiler belki rahat edecekler, belki daha rahat bir ortamda bir arada olacaklar, sohbet edecekler.

Bunları asla ve asla doğru bulmuyoruz. Demokratik standartlarımızı yükseltmek zorundayız. Saydamlığı getirmek zorundayız. Her kuruşun hesabının verildiği bir devlet yönetimini inşa etmek zorundayız. Bunları yapmadığınız takdirde Türkiye kaybeder.

Hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum değerli arkadaşlarım.