29 Aralık 2015 tarihli TBMM Grup Konuşması  
29.12.2015
15585
Yazı Boyutu: A- A+

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN; 29.12.2015 TARİHİNDE CHP TBMM GRUP TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA



CHP Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU – Sayın milletvekilleri, değerli konuklar, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; yine bir grup toplantısından hepinize en içten selamlarımızı, saygılarımızı gönderiyoruz.
Bugün size kısa bir Türkiye tarihinden söz edeceğim, 2002-2015. İzin verirseniz önce biraz gerisine gidelim, Rahmetli Ecevit’in Başbakanlık yaptığı döneme gidelim. O dönemde Türkiye’nin iki temel sorun alanı vardı; birisi ekonomi, ikincisi toplumsal barış yani adına terör veya Kürt Sorunu dediğimiz sorun. İki konuda da Ecevit, hiçbir siyasi liderin üstlenmeye cesaret edemediği kararlar aldı. Ekonomi tam bir felç hâlindeydi; gecelik faizler yüzde 1 500 idi, enflasyon yüzde 100’ü aşmıştı. Bu şartlarda bankalar iflas ediyordu, vatandaşların paraları orada batıyordu, bütün bunların tamamı vardı zaten ve bu koşullarda Ecevit Başbakan oldu. “Güçlü ekonomiye geçiş programı” diye bir program hazırladı. Bankaların kanunu yoktu arkadaşlar, Bankalar Kanunu’nu çıkardı. İdari yapılanmalar, bağımsız idari yapılanmalar, Bankacılık Düzenleme Denetleme Kurulu gibi pek çok idari yapılanmaları hayata geçirdi. Yolsuzluklarla mücadele etti ve yolsuzluğun kaynağı olan Kamu İhale Kanunu’nu değiştirdi tepeden tırnağa, Avrupa Birliği standartlarına göre bir Kamu İhale Kanunu çıkardı. Kamu İhale Kurumu kurdu bütün ihaleler objektif olsun diye, bunların tamamını yaptı. İşin meyvelerini toplayacakken erken seçim geldi çıktı. Birisi çıktı “Biz erken seçime gidiyoruz” dedi ve Türkiye bu noktaya geldi. İkinci kısım, bakın, en sorunlu alan ekonomiyi düzeltti, Bankaların güçlü yapıya kavuşmasını sağladı. Daha da önemlisi Merkez Bankası’na bütün demokratik ülkelerde olduğu gibi bağımsızlık hakkını verdi. Ecevit zorlu dönemlerde yolsuzluklarla mücadele etmiş biri. Ecevit Merkez Bankası’na dışarıdan müdahaleyi kabul etmiyoruz dedi ve yasasını çıkardı. Avrupa Birliği ile uyum süreci içinde ne gerekiyorsa tamamını yaptı. Kamuya personel alımını objektif kıstaslara bağladı, çünkü Ecevit bir ülke sevdalısıydı. Bunların tamamını yaptı. Yetti mi? Hayır. Toplumsal barış sorunumuz vardı, çözülemeyen sorun vardı. Bekaa’da konuşlanan PKK terör örgütü vardı ve Türkiye’nin başına bela idi. O konuda da bir devlet adamının atması gereken bütün adımları attı. Önce sınırda bir general gitti konuştu, “Suriye üzerinden PKK terör örgütü mensuplarının Türkiye’ye gelişini kabul etmiyoruz” dedi gayet açık, gayet net. Daha önemli bir şey yaptı değerli arkadaşlarım. 5 Ekim 1988, Mısır Devlet Başkanını Ankara’ya davet ettiler. Başka bir yere giderken Ankara’ya indi Ecevit’in isteği üzerine. Eline bir Suriye dosyası verdiler. “Git, Hafız Esat’la konuş” dedi. “Ya bu sorunu çözer, ya da sonuçlarına katlanır” dedi. Bunu çıkıp medyanın önünde söylemedi. Bir devlet adamı ciddiyetiyle nelerin yapılması gerektiğini söyledi. Ve Abdullah Öcalan oradan çıktı, çıkmak zorunda kaldı. İşte Türkiye’nin gücü budur. Böyle sabah akşam konuşmak değildir. Devlet adamı da budur, devleti yöneten adam da budur.
Değerli arkadaşlarım, Abdullah Öcalan getirildi ve Türkiye’de hapse atıldı, yargılandı. Terör sıfır. Arkasından erken seçime gidildi. Neden o seçime gidildiğini hâlâ çözmüş değiliz. 2002’de AKP tek başına geldi ve iktidar oldu. Terör sıfır, ekonomi çok iyi, kuralları aynen uyguladılar. 34’e düşen enflasyonu 7’ye, 8’e kadar indirdiler. Evet, o kurallara uyuldu ve devam edildi ama şimdi geliyorum 2015’e yani bu yılın sonu artık, 2015’e bir bakın. Bizim siyaset tarihimiz açısından 2015 çok önemli yıldır. İki kez arka arkaya genel seçimler yapıldı. İki seçim arasında 400’e yakın vatandaşımız teröre kurban gitti. Türkiye’nin temel sorunu yokken, 2002’den 2015’e geldik Türkiye’nin beş temel sorun alanı çıktı. Terör birinci temel sorun alanı oldu. Ekonomi temel sorun alanı oldu. Eğitim, temel sorun alanı oldu. Toplumsal barış dinamitlendi, hukuk sizlere ömür, adalet bitti. 13 yıldır ülkeyi yöneten bir siyasi iktidar Türkiye’yi bu noktaya getirdi. Şimdi bizi dinleyen saygıdeğer vatandaşlarıma sesleniyorum: On üç yılda benim bu söylediklerimin “Şu noktası yanlıştır” diyen bir Allah’ın kulu var mı? “Ekonomi çok güzeldir, çok iyidir, Türkiye’de işsizlik de yok zaten” diyorsa eyvallah. Asgari ücretin ne olduğunu bilmezlerdi, asgari ücreti bizden öğrendiler.
Şimdi değerli arkadaşlarım, şu anda, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük krizlerinden birisini yaşıyor. Evet Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en büyük krizlerinden birisini yaşıyor, bu sürecin içine girdik. Ne olduğu belli değil. Hukuk… Allah aşkına çıkın şu sokakta bir vatandaşa sorun “Bu ülkede adalet var mı?” diye. Niye yok adalet? Kim bu hâle getirdi. Dilleri dönse “CHP” diyecekler ama CHP iktidarda değil, kim bu hâle getirdi? Kim bu ülkeyi yönetiyordu on üç yıldır? Hangi vatandaşımın can ve mal güvenliği var? Bir kişi çıksın “Benim can ve mal güvenliğim var” desin. Gazeteciler doğru haber yaptılar diye hapislerde çürüyor. 32 gazeteci hapiste. Böyle demokrasi mi olur, böyle hukuk mu olur? Hukukun üstünlüğü… Hangi üstünlük? Birilerinin üstünlüğü var, egemenlerin üstünlüğü var, hukukun değil. Sade vatandaşa gelince hukuk, kendilerine gelince guguk. Hukuk yok orada, hiçbir şey yok orada. “Ne hukuku” diyor. O noktaya geldiler ki, “Benim söylediğim hukuktur yasaların dediği değil, yasama organının dediği değil benim dediğim hukuktur” diyor. Bu noktaya Türkiye’yi taşıdılar değerli arkadaşlarım. Her seferinde bunu yaparken de “Efendim, darbe geliyor, darbe oluyor, darbeye karşıyız” diye vatandaşı da kandırdılar. Ne darbesi kardeşim, 21. Yüzyılda darbe mi olur? İşi o noktaya taşıdılar ki 17-25 Aralık olaylarını bile darbe olarak nitelendirdiler. Hırsızlığınız ortaya çıktı ya, siz ne yaptınız? Bir hükümetin bir devleti soyduğuna tanık oldu bu millet, buna da “Darbe” dediler. Geçen hafta “Madem ki darbe diyorsunuz” dediler, Meclise bir araştırma önergesi verildi. Siz de darbeye karşısınız, hepimiz karşıyız, buna siz darbe diyorsunuz, gelin darbeyi araştıralım. Ne yaptılar? Ret oyu verdiler, hayır bunu hiç araştırmayalım diye. Ne diyorum, ikiyüzlü siyaset Türkiye’yi bu noktaya getirdi. İkiyüzlü siyasete ahlaki sorunları olan siyaset diyoruz biz, halka güven vermeyen siyaset diyoruz. Sen darbe diyorsun buna, gel darbeyi araştıralım. Kim yapacak darbeyi? Hayır, araştırmayalım bunu. Niçin? Bizim kirli çamaşırlarımız ortaya çıkacak. Bakın daha ilginç bir örnek vereyim hukukun nerelere taşındığı konusunda. Biliyorsunuz bizim bir diktatör bozuntumuz var. Tutuyor, cumhuriyet savcılığına gizli ibareli yazı yazıyor. Yazı ne biliyor musunuz? “Efendim, Cumhurbaşkanına Sayıştay kaçak saray hileli başlığıyla” bir yazı çıkmış. Buradan da cumhurbaşkanına hakaret edildiği söyleniyor. Diyor ki savcıya “Kanuni işlem yapın, sonucundan da bana bilgi verin” Kimsin sen? Kimsin sen? Senin, savcıya talimat vermeni kim, hangi yasa öngörüyor? Az önce ne dedim? Birileri kendisini hukuk olarak görüyor. Yazdığı her yazının da kanun metni olduğunu düşünüyor. Bu savcı ne diyor merak ediyorum, ne yapıyor bu savcı? Cumhurbaşkanına hakaret için suç duyurusunda bulunmaya gerek yok. Savcı resen zaten gider bulur, çünkü kanun öyle. Bakın Adalet Bakanı’nın bile böyle bir yetkisi yoktur, savcılara talimat veremez, bakın Adalet Bakanı’nın bile bir yetkisi yok. Bu da Adalet Bakanlığı’nın genelgesi arkadaşlar. Ne diyor? Diyor ki “Adalet Bakanı’nın kamu davası açılması için cumhuriyet savcılarına emir verme yetkisi –daha önce vardı yasada- Avrupa Birliğine uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan şu tarihli , şu sayılı kanunla kaldırılmıştır” diyor. Eğer ben Avrupa Birliğinin üyesiysem, uygar bir ülke olacaksam, hukukun üstünlüğüne inanıyorsam, “Adalet Bakanı bile savcıya dava aç diye talimat veremez” diyor, “Biz bunu kaldırdık” diyor. Bunu diktatör bozuntusu bilmiyor mu? Elbette biliyor. Şimdi ben ne söylüyorum? “Hukuk ayaklar altına alındı ve adalet bitti” diye, “Türkiye’nin çivisi çıktı” diye boşuna demiyoruz. Bir yerde adalet yoksa, orada sonu belirsiz olaylara gebe olunduğunu hepimiz bilmeliyiz. Ne olduğunu, Türkiye’nin nereye gittiğini hepimiz oturup düşünmeliyiz. Eğer bir ülkenin cumhurbaşkanı bunu yaparsa sade vatandaş ne yapacak, o da aynı şeyleri yapacak. Cumhurbaşkanını örnek gösterecek. Cumhurbaşkanı nedir? 78 milyon insanın örnek alması gereken kişidir Cumhurbaşkanı, cumhurun başkanıdır yani. Cumhurun başkanı hukuksuzluk yapıyor, kanunsuzluk yapıyor, kurallara uymuyor, sonra diyoruz ki hukuk…Hangi hukuk? Türkiye’nin en temel sorun alanlarından birisi hukuk sistemi, hukuk bitti. Sayın Davutoğlu gelecek, hoş geldin diyeceğiz, hoş gelsin diyeceğiz, konuşacağız, elbette konuşacağız. Neleri söyleyeceğini doğrusunu isterseniz ben de merak ettim. Başkanlık sistemiyle ilgili gelecekse nasıl bir başkanlık olduğunu da ben böylece öğrenme fırsatı bulmuş olacağım. Nasıl bir başkanlık sistemi, herhalde bunu bana anlatacak, söyleyecektir, bunu da biz duymuş olacağız. Bu sistemle ilgili bana anlattıklarını da sizinle paylaşacağım. Demesin, “Ben söyledim, gitti anlattı” diye. Baştan söylüyorum, bana söylediklerini de gelip burada sizinle paylaşacağım.
Ekonomide nereye geldiğimiz… Bizi izleyen vatandaşlarımın kendilerine şu soruyu sormalarını istiyorum: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ekonomi politikası var mı? Nedir ekonomi politikası? Diyebilirler ki “Efendim olur mu, var tabii”. Neymiş ekonomi politikası? “Bak, işte 2023’te ithalat şöyle olacak, ihracat şöyle olacak” anlatıyor. Arkadaşlar, o bir politika değil, o bir hedeftir. Politika, o hedefe ulaşmak için hangi stratejilerden yola çıkacaksınız, neleri yapacaksınız ki o hedefe yaklaşasınız. Böyle bir strateji var mı? Böyle bir strateji yok. Dünyada dolar bolken ülkeyi yönetmek kolaydı, her taraftan dolar fışkırıyordu. Şimdi, asıl şimdi ülkeyi yöneteceksin, ekonomiyi asıl şimdi yöneteceksin. İşsizliğin hangi noktaya geldiğini işsiz bir babaya git bir sor bakalım, çocuğu işsiz olan bir anneye sor bakalım “Nedir bu işsizlik” diye. Sizin çocuklarınızın işi var, sanıyorsunuz ki işsizlik Türkiye’de sorun olmaktan çıktı.
Değerli arkadaşlarım, işsizlik artıyor, ihracatımız sürekli geriliyor, üretimde düşme var, on beş yılda geldiğimiz nokta bu işte. Ne diyorum? Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en derin krizlerinden birisini yaşıyor hukuk alanında, ekonomi alanında. Hele yolsuzluk, almış başını gidiyor. İhale mi alacaksın? Önce gidip TÜRGEV’e parayı yatıracaksın sonra ihaleni alacaksın. Ben bu grup toplantılarından birinde “Suudi Arabistan’dan 99 milyon dolar para geldiğini” söylemiştim. En nihayet onun belgesi… Beni mahkemeye verdiler. Biz de makbuzun tarihini ve numarasını hâkime verdik. Dedik ki, “Bunu ilgili bankadan isteyin, bakalım gerçekten böyle bir para var mı yok mu?” Evet, Vakıflar Bankası mahkemeye yazıyı gönderdi, “99 milyon 999 bin 990 lirayı TÜRGEV’in hesabına yatırdık” diye… TÜRGEV’in artık adı TÜRGEV değil, GÖTÜRGEV, malı götüreceksin.
Dış politika üçüncü temel sorun alanımız. İktidarı devraldıklarında dış politikada bir sorun yoktu. Herkesle çok iyiydik. Hatta o kadar ileri gittiler ki, “Hiçbir komşuyla kavga etmeyeceğiz, sıfır sorun” dediler. Eyvallah, başımızın üstüne, siz sıfır sorun yaptınız da biz karşı mı çıktık. Bugün geldiğimiz noktaya bakın, 2015’in Türkiye’sine. Kavga etmediğimiz hiçbir devlet yok ve yalnız kaldık. Buna da bir şey uydurdular, “Değerli yalnızlık” dediler. Neren senin değerli ya, neresi yalnızlık, perişan olmuşsun. Dış politikada iki ayrı alana dikkatinizi çekmek isterim; bir söylem bir de eylem alanı. Söylemde ne? Örneğin Sayın Cumhurbaşkanı çıkıyor bir başka ülkede olan bir olayı Türkiye’de olan olaya gerekçe göstermek için örnek gösteriyor. “Olur mu işte, bak Amerika’da şu da oldu, orada da bu kadar adam öldü” diyor. Fazla değil 10 dakika sonra oranın sözcüsü, Beyaz saray sözcüsü “Hayır, Amerika’da böyle bir olay olmadı. Bu kadar adam da ölmedi, kimse de ölmedi” diyor. Şimdi sorun şu değerli arkadaşlar: Bir ülkenin Cumhurbaşkanının söylemi on dakika sonra bir başka devlet tarafından yalanlanırsa, bu Türkiye Cumhuriyeti’nin onurunu incitir. Ama bunu öğrenmek için, bundan rahatsız olmak için onurlu adam olmak gerekir.
Kul hakkı yiyenden hesabını soracağız, hiç endişe etmeyin.
Ve dış politikanın bir özelliği, iç politikaya malzeme edilmez dış politika. Dış politikada dikkatli konuşulur, iç politikaya malzeme edilmesinden özenle çekinilir. Kalktı ne söyledi? “Efendim, kimse Türkiye’nin gücünü test etmeye kalkmasın” Bravo! Bravo! Ne güzel laf. Ne oldu? Uçağını düşürdüler, ne oldu? Konsolosluğu basıp 49 kişiyi rehin aldılar, ne oldu? Süleyman Şah Türbesi’ni kaçırdın, ne oldu? Bir Ecevit’e bakın Suriye’de nasıl kararlı adım attığına, bir de Allah aşkına bunlara bakın. Bunlar mı ülkeyi yönetiyor? Ülkeyi yönettikleri için bu hâle geldi Türkiye. Devlet adamlığı farklıdır, devleti yönetmek farklıdır. Devletin çıkarlarına bakacaksınız, neyi ne zaman konuşacağınızı bileceksiniz. Her önüme geldiğinde konuşacağım. Ne diyorlardı? “Rus uçağını ben düşürdüm”, o diyordu “Ben düşürdüm”, yarışıyorlardı. Şimdi vazgeçmişler. “Efendim, biz düşürmedik”. Kim düşürdü? “Komutan düşürdü”. Şimdi, “Komutan da değil efendim, Fettullah Gülen” düşürdü. Pes yani. Ya, siz bu halkın aklıyla oynamaya, yani gerçekten de ahlakınız buna müsait mi? Milletin aklıyla oynuyorsunuz. Bu dediklerim söylemler, bir de eylemler var. Bütün komşularla kavga ettik. Kime dost olduysak, kiminle beraber olduysak gidip arkadan hançerledik. Kaddafi ile dostlardı, arkadan bıçakladılar. Suriye lideriyle dosttular, beraber tatiller yaptılar, ortak bakanlar kurulu toplantısı yaptılar, karşılıklı vizeleri kaldırdılar, onu da arkadan hançerledi. Arkadan hançerleme geleneği nerede bunlarda var merak ediyorum. Bunlar rahmetli Erbakan’ı da arkadan hançerlemişlerdi. Evet, rahmetli Erbakan’ı da arkadan hançerlediler. Sanıyorlar ki sadece biz bunu yaparız ve bir şey olmaz. Faturasını Türkiye, 78 milyon vatandaş ödüyor. Bunun ayırdına varamadılar. Daha önemli bir şey… Hadi Libya ile, Suriye ile, Irak’la, İran’la, Rusya ile kavga ettin, İsrail ile kavga ettin, bütün Arap Birliği’ni karşımıza aldık arkadaşlar. Oturdular bir toplantı yaptılar Arap Birliği Dışişleri Bakanları ve Türkiye’yi açıkça kınadılar. Bakın bu da cumhuriyet tarihinde bir ilktir. Bizim dost olduğumuz, ortak kültürümüz olan, ortak tarihimiz olan, dostlukları pekiştirdiğimiz Arap Birliği oturdu ve bir bildiri yayınladı ve Türkiye Hükümetini açıkça kınadı. Şimdi ben Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy veren saygıdeğer yurttaşlarıma seslenmek istiyorum: Türkiye’yi bu hâle kim getirdi ve Türkiye buna layık mı? Yazık günah değil mi bu ülkeye? Siz nasıl Türkiye’yi bu hâle getiriyorsunuz? Afrayla tafrayla geziyorlar, kapalı kapılar ardında şimdi dostluk arıyorlar yalnız kaldılar ya, kimi dost bulacağız diye. İsrail’e sarıldılar, evet ama bir şeyi sakın unutmayalım. Mavi Marmara’da ne dediler? “Özür dileyeceksiniz” dilediler. “Tazminat ödeyeceksiniz, pazarlıklar devam ediyor ama Gazze ablukasını kaldıracaksınız, kaldırmadan biz sizinle barışmayacağız.” Bunu sadece söylemde mi dile getiriyor? Hayır. AKP’nin seçim beyannamesinde de var. AKP’nin seçim beyannamesindeki cümleyi aynen okuyorum bütün cümle âlem duysun diye. Şöyle diyor: “İsrail’in Mavi Marmara saldırısıyla ilgili olarak Mart 2013’te özür dilemesinin ardından başlayan normalleşme sürecinde ilerleme kaydedilebilmesi, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırıları ve başta Gazze olmak üzere –demek ki başka yerler de var- uyguladığı acımasız ambargo sona ermedikçe mümkün olmayacaktır.” Aynen katılıyoruz. Şimdi fırıldak gibi dönmeye başladılar nasıl buradan döneceğiz diye. Kapalı kapılar ardında görüşüyorlar. Bu diktatör bozuntusunun bir de sözcüsü var. Geçen gün bir basın toplantısı yapıyor. Gazze ablukasının tümüyle kaldırılmasından söz etmiyor, hafifletilmesinden söz ediyor. Demezler mi bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Niye büyük laf ediyorsun. Yutamayacağın lokmayı niye ağzına alıyorsun? Yutamayacağın lokmayı niye ağzına alıyorsun? Bu sorulmaz mı?
Bunlar sadece ekonomiyi, sadece dış politikayı değil, eğitimi de perişan ettiler. Cumhuriyet tarihinin en karmaşık eğitim politikası şu son on üç yılda uygulandı. Bütün çocuklarımızı kobay olarak kullandılar. Eğer siz bir ülkeye kötülük yapmak istiyorsanız, bir ülkeyi geri bıraktırmak istiyorsanız savaş açmanıza gerek yok, yapacağınız tek şey var, eğitim politikasını çağ dışı bir sürecin içine sokacaksınız, ondan sonra o ülke iflah olmaz. Geldiğimiz nokta budur. Bakın Osmanlı Osmanlı diyorlar, Osmanlı’nın batışını da bilmiyorlar. Osmanlı niye battı? Eğitim sistemi çağdaş değildi. Fatih Sultan Mehmet en güçlü olduğu dönemdir Osmanlı’nın. İstanbul surlarını dövecek topları dökmek için dışarıdan uzman getirdi, Osmanlı’da yoktu. Osmanlı’nın eğitim sistemi aşama aşama iflas etti de Osmanlı battı. Şimdi Türkiye bu sürecin içine sokuldu. Bakın bazı rakamlar vereceğim bütün anne babalar dinlesin.
Değerli arkadaşlarım, 644 448 öğrenci 2014-2015 döneminde okula gitmiyor arkadaşlar, kayıtlı ama okula gitmiyor. 644 bin yani 650 bin öğrenci okula gitmiyor. Bir önceki yıla göre okula gitmeyenlerin oranı yüzde 225 oranında artmış. Hangi milli eğitimden söz ediyoruz, hangi eğitimden söz ediyoruz? Eğitim çağında olan çocuklardan hiçbir okula kayıt yaptırmamış çocuğumuzun sayısı 90 bin, 90 bin çocuğumuz okula gitmesi gerekirken hiçbir okula kaydını yaptırmamış. Yazık günah değil mi? Daha vahim olanı söyleyeyim. On üç yıldır bunlar iktidarda, okulların yüzde 31.41’inde birleştirilmiş sınıflar var. Diyeceksiniz ki birleştirilmiş sınıf ne? Birden fazla sınıfa giden, birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü sınıfa giden öğrenciler bir derslikte, bir sınıfta ders görüyorlar. Bir öğretmen hem birinci sınıfı hem ikinci sınıfı hem üçüncü sınıfı aynı sınıfta okutuyor. Yüzde 31! Yirmi birinci yüzyıldayız, eğitim eğitim eğitim dedikleri Türkiye’yi bu noktaya taşıdılar. Vatandaşlarım belki diyebilir ki, “Bunların çoğu Doğu, Güneydoğu’da”. Hayır efendim, Ankara’da da var, İstanbul’da da var, İzmir’de de var. Bunların sayılarını vereyim. Ankara’da 64 okulda birleştirilmiş eğitim var. İstanbul’da 25 okulda, İzmir’de 115 okulda, Balıkesir’de 123 okulda, Samsun’da 262 okulda, Şanlıurfa’da 558 okulda, Mardin’de 270 okulda, Van’da 297 okulda, Yozgat’ta 103 okulda, Ağrı’da 306 okulda , Adıyaman’da 276 okulda birleştirilmiş eğitim yapılıyor. Bunlar diyorlar ya “Eğitime önem veriyoruz” Hangi eğitime önem veriyorlar? TÜRGEV değil, GÖTÜRGEV. Eğitim politikasını kim belirliyor? Yazık günah değil mi bu ülkeye. Son günlerde bıraktılar şimdi kafayı Ortadoğu Teknik Üniversitesine takmışlar. Hiç kimse unutmasın, Ortadoğu Teknik Üniversitesi sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en önemli markalarından birisidir. Gelişmekte olan ülkeler sıralamasında dünya üçüncüsüdür. Ve bütün dünyada da sıralamaya ilk giren üniversitelerden birisidir. Şimdi öğrenciler üzerinde baskı, öğretim üyeleri üzerine baskı kurmaya çalışıyorlar. “Namaz kılan öğrencilere saldırıldı” deniyor.
Bakın değerli arkadaşlar, hiç kimse özellikle de ODTÜ’lü kardeşlerime söylüyorum, sizin özgürlük anlayışınızı ben çok iyi biliyorum. Herkesin inancını özgürce yerine getirmesi herkesin görevidir, özellikle de ODTÜ’lülerin görevidir ve ODTÜ’lüler bunu yapıyorlar. Hiçbir zaman yıllardır namaz kılınıyor orada, insanlar ibadetini yıllardır yapıyorlar neden şimdi bir saldırı, provokasyonlar yapılıyor. Gencecik çocuklarımızın heyecanları istismar ediliyor. Bu provokasyona herkes dikkat etsin. Bakın ODTÜ rektörü ne diyor. Hemen arkadan rektörü suçlamaya başladılar, öğretim üyelerini suçlamaya başladılar, üniversiteyi suçlamaya başladılar.” İhtiyaç oldukça ibadet edilecek yerleri büyütüyoruz” diyor. “İki yıl önce camiyi genişlettik, 2000 kişilik namaz kılacak camisi var, genişlettik” diyor. “Dört yıl önce de Merkez Mescidi mekânını büyüttük” diyor. Onun üstünde mescit var. Hiç kimse ODTÜ’de sen namaz kıldın diye, sen ibadet yaptın diye hiçbir saldırıya uğramamıştır, ama provokasyonla ODTÜ üzerine bir tezgâh kurulmak isteniyor. Kuramayacaksınız, ODTÜ’lüler kendi üniversitelerine sahip çıkarlar. Tabii, bu her şeye maydanoz olan var ya diktatör bozuntusu, o da hemen konuşmuş. Ya sen Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyorsun bir araştır, bir sor bakalım ne oldu bu olay, nasıl oldu bu olay diye. Sormuyorsun, bir şey yapmıyorsun. İstismar edecek ya, her şeyi kendisi için kullanacak ya, çünkü önce kendisi sonra tufan, sadece kendisi. Hemen “Gereğini yapın” diyor. Allah bilir savcıya yazı yazmıştır şimdi onun için de “Savcı gereğini, bana sonucunu bildir” diye.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bir AKP’linin söylediği ise gerçekten yürek acıtıcıdır. “Cizre’ye nasıl girdiysek ODTÜ’ye öyle gireriz.” Ona şunu söylemek isterim: ODTÜ’ye tankla giremezsin, topla giremezsin, TOMA ile giremezsin; ODTÜ’ye girmek istiyorsan sınavla girersin. Bileğin yetiyorsa, gücün yetiyorsa girersin sınava, alırsın girersin. Bir başkası da diyor ki ODTÜ için “Halk çocukları oraya girsin.” Yani peki, bunlar kimin çocuğu, bunlar bizim çocuklarımız değil mi? Ötekileştirmeyi o kadar ileri bir noktaya taşıdılar ki toplum ayrıştı, toplum bölündü, birbirimize selam veremez noktaya geldik. Yazık günah değil mi bu ülkeye? Türkiye’nin en önemli, dünyanın en önemli üniversitelerinden birisine açıkça, utanmazca, alçakça saldırı yapıyorsunuz, kabul edilemez.
O da yetmedi, efendim işte siber saldırı, ODTÜ görevini yapmıyor. Bir bakanlar kurulu kararı çıkardılar siber saldırılarla ilgili olarak, Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve 2013, 2014 Eylem Planı, Resmî Gazete’de de yayımlandı Bakanlar Kurulu kararı olarak. Bir de kurul oluşturuldu, merkez, Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi. Hiç bunu konuştuğunu duydunuz mu? Belki briç oynuyorlardır. Siber saldırı varsa niye ODTÜ’ye saldırıyorsun, bir merkez var, bu merkez niye konuşmuyor? Çünkü işin kolayını buldular ODTÜ’yü yıpratacaklar ya, Türkiye’nin göz bebeği olan bir kurumu nasıl yok ederiz diye her şeyi yok ettikleri gibi. TÜBA diye bir kuruluş vardı, Türkiye Bilimler Akademisi, bakın TÜBA diye bir kuruluş vardı, bunu da darmadağın ettiler. Pakistan’dan tutun Fransa’ya, Amerika’dan tutun Japonya’ya kadar oralarda da TÜBA benzeri kuruluşlar var, bütün bu kuruluşların başkanları yazı yazdılar “TÜBA’ya dokunmayın” diye. Ama bunlar ülkenin geleceğini düşünmüyorlar ki, darmadağın ettiler TÜBA’yı da. Şimdi üniversiteyi darmadağın etmeye çalışıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin beşinci temel sorun alanı toplumsal barışımız. Türkiye tam anlamıyla bir ateş yumağının içinde. Gencecik çocuklarımız ölüyor, morglarda yer kalmadı, cesetler üst üste atılıyor, bebekler öldürülüyor, kolunda serum elinde beyaz bayrakla hastaneye gitmek isteyen insanlar var. Ölen kadının cesedini babası, annesi, kardeşleri alamıyorlar biz de öldürülürüz diye. Böyle bir travmayı Türkiye Cumhuriyeti hiç yaşamadı. Fotoğraflara bakın, bir de Suriye’deki fotoğraflara bakın aynı fotoğraflar. Şimdi kahramanlık edebiyatı yapıyorlar “Şöyle asacağız, böyle keseceğiz” diye. Sorun kahramanlık yapma günü değil arkadaşlar, sorun şu: Size Ecevit döneminden başlamamın, yani 2002 öncesinden başlamamın nedeni Türkiye’yi bu noktaya kim, nasıl getirdi onu anlatmak için. Terör bitmişti, şimdi terör başka bir noktaya taşındı. Oturdular konuştular, şu soruyu bütün vatandaşlarımın kendisine sormasını istiyorum: Ülkeyi kan gölüne çeviren iktidar kimdir? Ülkeyi bu hâle getiren kimdir? Kim yönetiyordu Türkiye’yi? Bunu her vatandaşımın sormasını isterim. Bu sorulmadığı takdirde olmaz arkadaşlar. Önce siyaset kurumunu sorgulayacaksınız çünkü vatandaş yönetmiyor, yöneten bir siyasal parti var iktidarda, Türkiye’yi yönetiyor. Bu tablo doğru bir tablo değil. Türkiye’yi bu hâle kim getirdi? Şehit cenazeleri geliyor.
Bakın değerli arkadaşlarım, bugün bir gazetemizin manşetindeki bir fotoğrafı, bir şehit evi Balıkesir’de. Ben hep diyordum ya “Bu şehitler yoksul halk çocukları” diye, “Fakir fukara, garip gureba” diyordum ya, işte bu fotoğraf bunu kanıtlayan bir söylemdir. Değerli arkadaşlar, bu Ankara’da oturan beylerin, iktidar olan beylerin çocukları oraya gidiyor mu? Yakınları oraya gidiyor mu? Akrabaları oraya gidiyor mu? Gariban çocuğuna “Buyurun gidin” diyorlar. Açık ve net söylüyorum, bütün şehitlerimizin kanı AKP yöneticilerinin yakasındadır. Fidan gibi çocuklarımızı toprağa veriyoruz. Ne oldu da Türkiye’yi bu hâle getirdiniz? Oturdunuz terör örgütüyle pazarlık yaptınız, size demedik mi “Ya yapmayın, yanlıştır bu”. Hatta önce dediler ki “Kim bunu söylüyorsa şerefsizdir. “ Sonra ortaya çıktı, şereften zerre kadar nasibini almayan insan çark etti tabii, dedi ki “Evet, yani görüştük” dedi. Ne yaptılar, hikâyeyi anlatayım vatandaşlarım bilsin diye. Kimse unutmasın. Hakan Fidan’ı görevlendirdiler tam yetkili, “Git görüş” dediler. 13 Eylül 2011’de görüşmelerin bazı ses kayıtları yayınlandı. Şimdi şunu söylüyoruz: Siz PKK ile hangi görüşmeleri yaptınız? Hangi tutanakları imzaladınız? Hangi konularda görüş birliğine vardınız, çıkın bunu millete anlatın. Biz merak ediyoruz. Kahramanlık yapıyorsun, geç onları sen, onları külahıma anlat. Sen PKK ile oturup ne pazarlığı yaptın arkadaş, çık bunu bir anlat. Bizim bunu bilmeye ihtiyacımız var.
Söyledik, ya arkadaş, devlet elden gidiyor ya. Bak, PKK gitti şehrin merkezine silah depoladı. Bu silahlar gelirken sen neredeydin? Bu ülkeyi kim yönetiyordu bu silahlar gelirken? Bu hendekleri zorla vatandaşa kazdırılırken sen neredeydin, başka bir ülkede mi yöneticilik yapıyordun? O hendeklerin içine tonlarca patlayıcı madde konulurken siz neredeydiniz arkadaşlar? Şimdi kalkmış kahramanlık taslıyorsunuz? Ölen kim? Bari bu fakir fukaranın sırtından kahramanlık yapmayın. Ayıptır ayıp. Kahramanlık yapacaksanız başka işlerde yapın. Adamlar kalktılar kendi vergi dairelerini kurdular, evet vergi dairelerini kurdular, askere alma dairelerini kurdular. Defalarca dile getirdim, böyle bir şey olmaz, yapmayın etmeyin, bakın bunun sonu çıkmazdır, devlet böyle yönetilmez. Hayır, biz biliyoruz nasıl yöneteceğimizi. Biliyorsun da faturayı bu şehitler ödüyor, sen yine sıcak evinde oturuyorsun, çoluk çocuğunla beraber köşeyi dönüyorsun, “Paraları sıfırla” diyebiliyorsun, bunlar oluyor. Bedeli kim ödüyor? Bu ülkenin yoksul insanları ödüyor.
Değerli arkadaşlarım, 28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe’de en son geldiler bir araya. Tabloyu okuyorum: Masanın bir tarafında Yalçın Akdoğan var, bunların akıl hocası; Efkan Ala var, 17-25’in kahramanı; Mahir Ünal var; öbür tarafta da HDP’den Süreyya Önder, Pervin Buldan, İdris Baluken var. Oturdular, bir karara vardılar ve imzaladılar, “Anlaştık” dediler. Havuz medyasının başlığı arkadaşlar: “Şimdi barış zamanı”. Yani artık işler bitti, şimdi barış zamanı, PKK silahları bırakacak mesele bitecek. İyi, PKK silah bırakırsa bizim de en büyük arzumuz zaten o. Fazla değil bir süre sonra 16 Mart’ta hemen arkadan Erdoğan bir açıklama yaptı. Aynen cümle şöyle: “Kardeşim, ne Kürt sorunu ya, artık böyle bir şey yok.” Hani 180 derece çark, vallahi fırıldak bile bu kadar hızlı döner mi bilmiyorum? Tabii, işin garip tarafı havuz medyası bu sefer “Bunlarla çözüm olmaz.” Sen oturup görüşürken ,sarayda çözüm oluyor da, o konuştuktan sonra niye çözüm olmuyor?
Değerli arkadaşlarım, milletten gizli bir şey olmaz. Türkiye’nin en temel sorununu çözeceksen; adresi söyledik, Türkiye Büyük Millet Meclisi, geleceksin burada çözeceğiz, burada oturup konuşacağız, burada tartışacağız. Ülkemizi seviyoruz, insanımızı seviyoruz, ülkemizin birliğini, bütünlüğünü, dirliğini seviyoruz, geleceksin burada konuşacaksın, ama sen kapalı kapılar ardında soluğu başka yerlerde aldın. Sana dedik ki, “Bu yol yol değildir”, ama sen “Hayır, ben böyle yapacağım” dedin. Böyle yaptığın içindir ki, Doğu- Güneydoğu Suriye’ye dönüştü. Arkadaşlar, kan gövdeyi götürüyor, küçücük çocuklar hayatlarını kaybediyor. Bugün yine büyük bir gazetemize, birinci sayfadaki fotoğrafa bakın arkadaşlar. Bu fotoğraf Türkiye’nin hak ettiği fotoğraf değil. O fotoğrafı Türkiye’ye getiren, toplumun önüne koyan siyasi irade sorgulanmadıkça, yani açıkça söylüyorum AKP ve onun yandaşları sorgulanmadıkça, Türkiye bu beladan kurtulamaz. Vatandaşın kendi vicdanında bunu sorgulaması lazım. Oturdular şimdi Diyarbakır’da bir toplantı yaptılar. Hendekleri savunuyorlar. Demokrasiyi düşünün, bir caddeyi düşünün hendek kazıyorsunuz birileri savunuyor. Olmaz. Hendekleri kimse savunamaz. Savunan insan demokrasiden, özgürlükten, adaletten, hukuktan yana değildir. Ne demek hendekleri savunmak? Olamaz böyle bir şey. Şehrin ortasına hendek kazacaksın, birileri sessiz kalacak. Zaten sessiz kaldıkları için bu hâle geldi ülke. Niye zamanında kapatmadınız? Bilmiyor muydunuz bu hendekler kazılırken? “Efendim, birden fazla il bir araya gelsin özerk bölge oluştursunlar, Anayasa’nın ilk dört maddesini değiştirelim” diyorlar, niye istiyorlardı biliyor musunuz? Buna izin vermek için. Onun için dedik “Anayasa’nın ilk dört maddesi bizim kırmızı çizgimizdir, olmaz” dedik bunu gayet açık ve net. “Eğitimi de biz yapalım” diyorlar. Başka? “Sadece eğitim değil, yargıyı ve adalet sistemini de biz kuracağız” diyorlar. Başka? “O da yetmez, güvenliği de biz sağlayacağız, bizim silahlı güvenlik güçlerimiz olacak” diyorlar. Sorun bunlarda değil, sorun Türkiye’yi bu hâle getirenlerde. Türkiye’yi bu hâle kim getirdi? Şimdi ben merak ediyorum, burada öngörülen on dört madde AKP yetkilileriyle ne zaman nerede görüşüldü, çıkıp bir anlatsınlar. Onu biz bekliyoruz, çıkıp bir anlatsınlar.
Değerli arkadaşlarım, bölgeleri neye göre ayıracağız? “Etnik kimliğe göre ayrılacak”... “Türkiye Cumhuriyeti bir etnik kimlik devleti değildir, her kimlikten insanımız vardır, her kimlikten olan insanımız bizim başımızın tacıdır” dedik. “Ayrışmaya değil beraber olmaya, kimliklere saygı duymaya hep hazır olduğumuzu ve öyle olması gerektiğini” ifade ettik. “Herkesin kendi kimliği kendi şerefidir, kendi onurudur” dedik. “Kimlikler üzerinden siyaset yapılmaz, inanç üzerinden siyaset yapılmaz, yaşam tarzı üzerinden siyaset yapılmaz. Bunlar üzerinden siyaset yaparsanız Türkiye’yi Orta Doğu bataklığına sürüklersiniz” dedik. Geldiğimiz nokta budur ve Türkiye Orta Doğu bataklığına sürüklendi. Bunu yapanlar bunun hesabını vermek zorunda. Hesabı da sen soracaksın sevgili vatandaşım. Eğer bu ülke bu hâle gelmişse ona oy veren vatandaşımın da sorumluluğu vardır, o sorumluluktan o da kaçmamalıdır. Düşünemezsin “Türkiye nasıl bu hâle geldi” diye. Sen oy verdin, o da böyle yaptı. Gücü senden aldı. Mecliste konuşurken bile “Vatandaş bize oy verdi, niye konuşuyorsunuz?” diye. Sanki bize vatandaş oy vermemiş, sadece ona vermiş gibi. Ne söyledim? “Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en derin krizlerinden birisini yaşıyor” dedim. On üç yılda ülkeyi bu hâle getirdiler. Seçim meydanlarında defalarca söyledim. “Oy kullanırken düşünün, düşünün” dedim. Bu sorunu çözecek olan tek parti vardır o da Cumhuriyet Halk Partisidir, kimse unutmasın. Tabii, merak ediyoruz, bütün bu görüşmelerde başkanlık da bu pazarlığa dahil miydi? Neden? “Bana 400 vekil verin biz bu işi bitirelim” diyordu. Hangi işi nasıl bitirecektin, çık anlat şimdi. Tık yok bakın. Şimdi kahraman kesiliyorlar, “Asarız, keseriz” diyorlar. Oradaki çocukların hali nedir, oradaki vatandaşın hâli nedir? Yazık günah değil mi o insanlara. 200 bin kişi evini terk etti. Bunlar Suriye’den gelmiyor, Irak’tan da gelmiyorlar, kendi ülkesinde, kendi evinde, kendi toprağında 200 bin kişi mülteci konumuna düştü. Yazık günah değil mi? Esnaf perişan vaziyette, yazık günah değil mi?
Değerli arkadaşlarım, ben iki grup toplantısıdır namus ve şeref kavramı üzerinde duruyorum. Namusun ve şerefin bu topraklarda ne kadar önemli olduğunu, ne kadar önemli bir değer olduğunu bilen birisiyim. Her kişi, onurlu her kişi, namus ve şeref üzerine yemin ettiği zaman o yeminine kesinlikle sadık kalır. Çünkü namus ve şeref bizim kutsalımızdır, oraya gölge düşmesini istemez. Hele hele namusumuz ve şerefimiz üzerine söz verdiysek, ya ölürüz ya sözümüzü tutarız, bu kadar değerlidir. Çünkü namus ve şeref insan onurudur, onuru temsil eder. Namus ve şeref ahlakın ayrılmaz bir parçasıdır, ahlakı temsil eder aynı zamanda. O nedenledir ki, namus ve şeref üzerine yemin edilince bütün kutsallar üzerine yemin edilmiş sayılır. Ben Sayın Erdoğan’ı sert biçimde eleştirdim çünkü tarafsızlığını korumuyor. Tarafsızlık üzerine ben yemin etmedim, yemin eden o. Parlamentoya gelip “Tarafsız olacağıma dair namusum ve şerefim üzerine ant içerim” diyen o ben değilim, çünkü ben tarafsız değilim. Ben bir siyasi partinin genel başkanıyım. Sayın Davutoğlu da tarafsız olamaz zaten, diğer siyasi partilerin liderleri de tarafsız olamaz. Ama Cumhurbaşkanı, cumhurun başkanı olarak 78 milyonu kucaklamak ve tarafsız olmak zorundadır. Anayasa böyle, hukuk böyle diyor. Şimdi ben bizi dinleyen saygıdeğer vatandaşlarıma sesleniyorum: Benim bu söylediklerimin neresi yanlış? Deyin ki “Söylediğiniz şu cümle yanlıştır” diye.
Değerli arkadaşlarım, benim sözlerimden bu diktatör bozuntusu alınmış. Hemen muhtarları toplamış –ki ne kadarı muhtar ne kadarı yandaş o da belli değil- ve en sert şekilde beni eleştiriyor. Diyor ki “Mektup okumuş” diyor. Ben “Muhammed” adlı bir vatandaşın mektubunu burada okumuştum, bir esnafın, bir küçük sanayicinin mektubunu okumuştum ve adamın perişanlığını anlatmıştım ve arkasından şunu söylemiştim: CHP bütün sorunların çözüm adresidir. Eğer bir vatandaşımız, herhangi bir sorununu bilir ve sorunun nasıl çözüleceğini öğrenmek istiyorsa bana mektup yazsın, söz, ben oturup ona cevap vereceğim. O da diyor ki “Mektup yazın, mektup yazılmasını istemiş bu zat. Mektup yazın ve şunu söyleyin. Bu zatın 92-99 yılları arasında SSK’yı nasıl batırdığının, nasıl bir çıkmaza soktuğunun sormasını istiyorum.” Vatandaşa çağrı yapıyor. Ben de arkadaşlara dedim ki, “Gelen bütün mektupları bana gönderin, hepsine cevap vereceğim”. Şimdi, eğer ben SSK’yı batırdıysam genel müdür olarak, sen kaç yıl bu ülkede başbakanlık yaptın? 12-13 yıl. Sen bunun hesabını benden niye sormadın? Şimdi vatandaşa diyorsun “Hesabını sor”, niye hesabını sormadın? Hesabını sormak için elinden tutan mı vardı? Gelip sana yalvaran mı vardı “Ne olursun benim hesabımı görme” diye. Niye hesabını sormadın? Ben çaldıysam, yolsuzluk yaptıysam sen hesabını sormadıysan, sen o yolsuzluğun ortağı sayılmaz mısın? Niye hesabını sormuyorsun?
Değerli arkadaşlarım, bu hesabını sorma işine zaten niyetlendi, yani benim yedi sülalemi incelediler “Acaba bir şey buluruz mu” diye. On yıllık, bakın SSK’da on yıllık bütün ihaleleri incelediler. 2008’de onay aldılar, 11.11.2008 tarihli onayla benim bütün hesaplarımı incelediler ve 2010 yılı, 21 Haziran 2010 yılında müfettişler başkanlık makamına şu yazıyı verdiler: “Evet, 90’dan bu yanan hepsini inceledik. Yapılacak herhangi bir işlemin bulunmadığından rapor ve eklerinin dosyada hıfzedilmesi olurlarınıza arz olunur” diyor. “Yapacak hiçbir işlem bulamadık” diyor. Bu, benim değil, Teftiş Kurulu Başkanı’nın hazırladığı olay “Hepsini inceledik, araştırdık ama bir şey bulamadık” diyor. “Bulamadığımız için de bunları al arşive kaldır” diyor. Bunlar böyle adamlar. Yalan atmayı, yalan söylemeyi, iftira atmayı bilen insanlar. Bakın ister on yılımı, ister yirmi yedi yılımı –devlete 27,5 hizmet ettim- incelemezseniz namertsiniz. Acaba bir şey bulabilir miyiz? Bulamazsın kardeşim. Neden? Ya, ben kul hakkı yemem, ben haram yemem, ben öyle yetiştim. Kul hakkını yiyen sensin, haramı yiyen de sensin. Ebuzer’in dediği gibi “Haram saray”da oturan da sensin. Biz bunları bilmiyor muyuz? Ben hiçbir zaman çocuklarıma “Oğlum, parayı sıfırla” demem, diyemem de çünkü böyle bir şey yok. Ama sen sabahın köründe telefon edip “Oğlum paraları sıfırla ama beceriksizsin sen kardeşini de sana gönderiyorum” diyorsun. Ben bunları unuttum mu sanıyorsun sen? Sen namus ve şeref kavramanı öğreninceye kadar ve tarafsızlığını koruyuncaya kadar bunları dile getireceğim. Bak ben hiç kızmıyorum. Kendisini dinlerken de büyük bir keyifle dinliyorum. Ne yapacağını şaşırmış vaziyette. “Kılıçdaroğlu’na mektup yazın” Doğru, iki tane ileti geldi. İletilerden birisini okuyayım ama isim vermeyeceğim, Kubilay diye bir vatandaş.
“Merhaba Sayın Kılıçdaroğlu,
“Ben Diyarbakır’dan Kubilay.” Soyadını vermiyorum, okuyunca niçin vermediğimi anlayacaksınız. “Kendi işyerim ve 8 personelim var. İşlerim iyiydi, güzeldi. Allah’a şükürler olsun geçimim rahattı fakat son günlerde yaşanan olaylar bizi çok zor durumda bıraktı. Diyarbakır geneli ortalama 1 000’nin üstünde işletme iflasını verdi, zor durumdayız. Gelen paranın iki buçuk katı zarar olarak ödüyoruz. Tüm esnaflar olarak zor durumdayız. Olaylar Diyarbakır’ı ölü bir şehre döndürdü. Her gün evden çıkınca acaba akşam eve dönebilecek miyiz korkusuyla geçiyor. HDP ve diğer Kürt yandaş örgütleri halka çok eziyet çektiriyor. Diyarbakır içinde 23 gündür sokağa çıkma yasakları var ve HDP’nin gençlik örgütü her gün bir yerde olay çıkarıyor. Ses bombalarından, silahlardan artık bunaldık. Buna bir çözüm istiyoruz. Umudumuz sizsiniz, güvencemiz sizsiniz.
Sevgilerimle, saygılarımla” diyor
Kubilay kardeşim meraklanma, evet, gerçekten de bu ülkenin güvencesi Cumhuriyet Halk Partisi’dir.
İkinci mektup: “Merhaba
Ben Diyarbakır’dan Süleyman Güneş. Haberlerde gördüm. Bana yazın, ben de size yazdım. Sizden bir ricam var Mecliste bunun söyleyin. Suriye’den gelen mültecilerin hepsine kalacak yer ve gıda ihtiyaçlarını karşılayan, Orta Doğu’da şirin görünmek için yağ çeken sözde Cumhurbaşkanı Sur’dan, Şırnak’tan, Cizre’den göç eden insanlara neden imkân sağlamıyor? Bunu dile getirirseniz sevinirim.
Teşekkür ederim” diyor Süleyman Güneş. Bana iki mektup bu. Diğerleri de gelirse söz veriyorum, bu saray bozuntusu, diktatör bozuntusu bilsin ki bize gelen mektuplardan biz korkmayız. Biz savcılığa suç duyurusunda da bulunmayız. Her mektubun oturur adam gibi cevabını yazarız ve altına bizzat ben kendim imza atacağım. Bunu da o gayet iyi bilsin.
Değerli arkadaşlarım, yine bu kişi diyor ki, aynen ifadesini okuyorum: “Dünkü grup toplantısında yaptığı konuşma yenilir yutulur bir konuşma değildir.” Evet ben de biliyorum. Yaptığım konuşma yenilir yutulur bir konuşma değil, ben de biliyorum ama sen bunu hak ediyorsun ve ancak bu dilden anlıyorsun, onun için sana söylüyorum. Yenilir yutulur olmadığını ben de biliyorum. Bir cumhurbaşkanına böyle hitap edilmemesi gerektiğini ben de biliyorum ama sen cumhurbaşkanlığı görevini yapmıyorsun, bir siyasi partinin genel başkanlığını yapıyorsun, sorunumuz da bu zaten.
Ve yine bu diktatör bozuntusuna soruyorum: Hadi paraları sıfırladın, Allah aşkına sen namus ve şeref kavramını da sıfırladın?
Teşekkür ederim değerli arkadaşlarım.