6 Şubat 2018 tarihli TBMM Grup Konuşması  
06.02.2018
18392
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU (6 ŞUBAT 2018)

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Vallahi de billahi de ben yiğidim, Anadolu’nun yiğidiyim, Anadolu’nun Köroğlusuyum, Anadolu’nun efesiyim. 50 sefer söyledim, 100 sefer söyledim, bir daha söylüyorum, bunlar (PYD-YPG/PKK) terör örgütüdür. Eğer sen de yiğitsen karşıma çıkarsın Recep Bey, karşıma çıkarsın! Lafla peynir gemisi yürümez, oturmuşsun ahkâm kesiyorsun. Gelsene karşıma, sen reissin, sen cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal etmişsin, sen diktatörsün, dikta yönetiminin bütün uygulamalarını yapıyorsun, ama bu garip Kemal’in karşısına çıkmaya cesaret edemiyorsun. Niçin?" dedi. 

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:


Evet arkadaşlar, kurultayımızdan sonra ilk kurul toplantısı. Dolayısıyla kurulumuza katılan bütün vatandaşlarıma ve bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarıma, Cumhuriyet Halk Partisi grubundan selamlarımızı sevgilerimizi ve muhabbetlerimizi gönderiyoruz.

CHP’Yİ YÖNETENLER ATAMAYLA DEĞİL, SEÇİMLE İŞBAŞINA GELİRLER

Güzel bir kurultay gerçekleştirdik, 36’ncı olağan kurultayımızı. Elbette ki her kurultaydan sonra yazılar yazılır, yorumlar yapılır, eleştiriler yapılır, övgüler yapılır. Pek çok kişi, yazar, düşünür,  sanatçı, Cumhuriyet Halk Partisinin kurultaylarıyla ilgili yazılarını yazarlar. Bizlere düşen de, bütün bu yazıları ve yorumları belli bir sorumluluk anlayışı içinde izlemek bakmak, bütün onlardan, eleştiriler sağlıklıysa, o eleştirileri dikkate almaktır.  

Burada önemli olan bir şey daha var. Anayasanın askıya alındığı, yargı kararlarının uygulanmadığı, demokrasinin tümüyle askıya alındığı bir dönemde, Cumhuriyet Halk Partisi kurultayıyla Türkiye’ye nefes aldırmıştır. Hiç kimse bunu unutmasın. Biz seçimlerimizle, tartışmalarımızla, öngörümüzle, önerilerimizle gerçek anlamda bir demokrasi şölenini gerçekleştirdik. Hiçbir partide olmayan, en küçük ilçeden en büyük ile kadar her aşamada seçimle gelmiş, kurultaylarda da genel başkanları seçimle seçilmiş bir parti anlayışını, bir demokrasi anlayışını Türkiye’nin tarihine, 21.yüzyılda demokrasinin askıya alındığı bir süreçte yeniden yazdık. Bu tarih hepimizin ortak tarihidir.

Bazen şu eleştiriler geliyor. Efendim parti meclisine bu kadar başvuru olur mu diye. 488 arkadaşımız başvurmuş. Bu güzel bir şey, 488 arkadaşımız parti yönetiminde ben de söz sahibi olmak istiyorum, ben de karar sahibi olmak istiyorum diyorsa ve bunun önü açıksa, hiçbir sorunumuz yok. Hiç kimsenin unutmaması gereken bir gerçek var. Cumhuriyet Halk Partisini yönetenler atamayla değil, seçimle işbaşına gelirler, herkesin bu gerçeği bilmesi lazım.

Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisini diğer partilerle de karıştırmamak gerekiyor. Demokrasi kültürümüz var. Yeterlidir yetersizdir bu tartışılabilir, ama en azından bugün için, bu olağanüstü şartlarda biz bir demokrasi şölenini gerçekleştirdik; bu çok önemli.

60 parti meclisi üyemizin 8’i Bilim Yönetim Kültür Platformundan seçildi, 52 arkadaşımız da bunun dışında. Yüzde 33 cinsiyet kotamız, yüzde 10 gençlik kotamız. Bir arkadaşımız da yurtdışı temsilciliklerin seçtiği bir adaydı, onu da dahil ettik buraya. Dolayısıyla parti meclisinin 60 üyesini de seçerek, kurultayımızı tamamladık.

BÜTÜN DUALARIMIZ DENİZ BAYKAL’LA BERABER

Değerli arkadaşlarım, bu kurultayın kısa açış konuşmasında da yaptığım gibi; bir, Sayın Deniz Baykal aramızda değildi, tedavi görüyor. Bütün dualarımız, bütün partililerin, bütün vatandaşların, hangi partiden olursa olsun bütün vatandaşların Deniz Baykal’a şifa dilekleri var. Bütün dualarımız onunla beraber, inşallah kısa süre içinde sağlığına kavuşur Türkiye’ye döner. En büyük beklentimiz budur.

ENİS BERBEROĞLU, OYBİRLİĞİYLE PARTİ MECLİSİMİZİN ONUR ÜYESİ OLDU

İkincisi, hapiste bir milletvekili arkadaşımız var, Sayın Enis Berberoğlu. O da aramızda yoktu, ama önde bir koltuğu onun için boş bıraktık. Bu bizim için çok önemliydi. Ayrıca ilk kez parti meclisine bir onur üyesi seçtik. Bütün delege arkadaşlarımın oybirliğiyle onur üyesi de Sayın Enis Berberoğlu oldu. Buradan kendisine selamlarımızı ve sevgilerimizi gönderiyoruz.

TÜRKİYE’NİN EGEMEN GÜÇLERİN SÖZLERİYLE BİR DIŞ POLİTİKA OLUŞTURMASI ASLA KABUL EDİLEMEZ

36’ncı kurultayda Türkiye’nin beş temel sorununu gündeme getirdim. Bu sorunlardan birisi 2002’de vardı, ama büyük ölçüde gündemden düşmüştü, yani terör olayı. Ama dört temel sorun bu iktidarın 15 yıllık sürecinde Türkiye’nin önündeki en ciddi, en temel sorunlar olarak ağırlığını koruyor. Dolayısıyla bu sorunların çözümüyle ilgili hem önerilerimizi yaptık, ama bu sorunların ısrarla gündemde tutulması lazım; bütün partili arkadaşlarımın, partili olmayan ama Türkiye’nin geleceğiyle ilgili kaygı taşıyan vatandaşlarımın veya düşünürlerin veya yazarların veya sanatçıların bu beş temel sorunu sürekli gündemde tutması lazım.

Birisi dış politikadır. Türkiye dış politikada geldi bir batağa saplandı, yalnızlaştı Türkiye. Cumhuriyet tarihinde ilk kez uluslararası arenada bu kadar yalnızlaşan bir Türkiye var, sözünün ağırlığı olmayan bir Türkiye var. Ortadoğu bataklığına saplanan bir Türkiye var. Dış politika bütün ağırlığını sürdürüyor. Üzülerek ifade edeyim, dış politikada yaşanan bütün olumsuzluklar, iç politikaya da yansıyor. Dolayısıyla bunun gündemde tutulması lazım ve bizi asıl üzen egemen güçlerin söylemi üzerine dış politika oluşturan, egemen güçler vazgeçtiği zaman da “aldatıldık” diye itiraf eden bir yönetim tarafından Türkiye’nin yönetilmesidir. Türkiye’nin egemen güçlerin sözleriyle bir dış politika oluşturması asla kabul edilemez. Bu bizim cumhuriyet tarihimize ihanettir. Açık söyleyeyim, cumhuriyet tarihimize ihanettir. Çünkü biz cumhuriyeti egemen güçlerin isteği üzerine kurmadık, egemen güçlerin beklentileri üzerine de inşa etmedik; acıyla kanla gözyaşıyla kurduk cumhuriyeti. Dolayısıyla egemen güçlerin söylemleri olabilir, ama asıl olan ülkenin çıkarlarıdır, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çıkarlarıdır. Bu çıkarlara uygun oluşturulacak her politikaya biz koşulsuz destek veririz ve vermeye de hazırız.

Değerli arkadaşlarım, kurultayda biliyorsunuz bir gıda zehirlenmesi de yaşandı ve ben o akşam Numune Hastanesinde partili arkadaşlarımı ziyarete gittim, onlara geçmiş olsun dileklerimi ifade ettim. Bu arada diğer hastalar da vardı yoğun bakımda, onlarla da konuştuk, onlara da geçmiş olsun dileklerimi ilettim.

Bir genç geldi yanıma. Dedi ki, “Ben Recep Tayyip Erdoğan’ın hayranıyım, ama size bir şey söyleyeceğim.” Arkadaşlar, biraz acaba bir şey mi olacak? “Söyle kardeşim, biz dinleriz” dedik. “Size şunu söylemek istiyorum” dedi, “Bizim askerlerimiz Afrin’de şehit oluyor, El Bap’ ta şehit oluyor, üç buçuk milyon Suriyeli var, onlar niye gitmiyorlar kendi ülkeleri için mücadele etmiyorlar? Sen niye bunu dillendirmiyorsun? Ayrıca bu Suriyeliler, ben burada ikinci sınıf vatandaşım, Suriyeliler birinci sınıf vatandaş, onlara her türlü imkân sağlanıyor, bize bir imkân sağlanmıyor. Sen bunu niye dile getirmiyorsun Sayın Genel Başkanım” dedi. Dedim “Vallahi ben bunları dile getirdim, Suriyelileri Suriye’yi inşa ettikten sonra Suriye’ye göndereceğiz dedim. Bana yönelik olmayan saldırı kalmadı, üstelik senin hayran olduğun Erdoğan en çok bana saldırdı. Irkçı dedi, faşist dedi, onun kalemşorları söyledi. Şimdi o da benim bulunduğum noktaya geliyor” dedim. Söyledim yine söylüyorum, Suriye’de barışın temelini atmak istiyorsan, Suriye’de gerçek anlamda söz sahibi olmak istiyorsan, Suriye’de olaylar sonlandıktan sonra Türkiye Suriye’de gerçek anlamda bir aktör olmak istiyorsa, Esad’la temasa geçmeli. Bir daha söylüyorum; Esad’la temasa geçmeli. Çünkü Suriye’nin toprak bütünlüğünü biz de savunuyoruz, onlar da savunuyorlar. Suriye’nin toprak bütünlüğünü kiminle sağlayacağız? Rusya’yla mı? Amerika’yla mı? İran’la mı? Suriye’nin sahibi belli, Suriye’de yönetim belli, Birleşmiş Milletler’de kimin temsil ettiği belli.

Sen düne kadar Irak Merkezi Yönetimi için de aynı lafları ediyordun. “Irak merkezi yönetimi bizim muhatabımız değildir” diyordun. Ne oldu? Gittin önünde diz çöktün! Ben diyorum ki, ileride önüne diz çökmeden bugünden arkadaşlarını görevlendir, gitsinler temasa geçsinler. “Biz Suriye’nin toprak bütünlüğünün yanındayız, Suriye’de ne kadar terör örgütü varsa beraber temizleyelim” deyin. “El Nusra’ sı da IŞID’ı da, bilmem nesi de, PKK’sı da, PYD’si de hepsini temizleyelim” deyin siz. Bu hem bizim, hem Suriye’nin çıkarına hizmet eder. Bu gerçeğin de bilinmesi lazım.

KENDİ ÇOCUKLARINI EĞİTİMDE DENEK OLARAK KULLANAN BİR ÜLKE KONUMUNA GELDİK

Değerli arkadaşlarım, eğitim politikasını da dile getirdik, iflas eden bir eğitim politikasını. Kurultayda söyledim, o gürültüde kaybolur; her 100 aileden 80’i çocuğunun Türkiye’de değil yurtdışında okumasını istiyor. Bir daha söylüyorum; her 100 aileden 80’i çocuğunun Türkiye’de değil, yurtdışında okumasını istiyor. Niçin? İflas eden bir eğitim sistemi benim çocuğuma gelecek hazırlayamaz diyor. Çocuğumun geleceğini ancak daha iyi bir eğitimle, daha nitelikli bir eğitimle ancak yurtdışında elde edebilirim diyor. Kendi çocuklarını eğitimde denek olarak kullanan bir ülke konumuna geldik. Eğer bu eğitim politikası böyle devam ederse, Türkiye çağından koparılmış olur, bilgi çağını kaçırmış olur, treni kaçırmış olur; tıpkı sanayide treni kaçırdığı gibi.

Bilgi çağı o kadar hızlı değişiyor ki. Zaman zaman söylemlerimde kullanıyorum, insanoğlu tekerleği 3 milyon yılda keşfediyor, şu anda her saniyede birden fazla buluş var. Bu kadar hızlı değişen bir dünyada, eğer siz eğitim sistemini bilgi çağına uygun yeniden organize etmezseniz, merak duygusunu güçlendirmezseniz, çocuğun sorgulama yeteneğini güçlendirmezseniz bu treni kaçırırsınız. Ne olur? Birilerinin ürettiği katma değeri yüksek ürünleri kullanan bir Türkiye olursunuz. 80 milyonluk bir iştah onlar için geçerli olur. Oysa biz katma değeri yüksek ürünleri biz üretmeliyiz, bunun mücadelesini vermeliyiz. Eğitimin niteliğini de kalitesini de bu bağlamda ele almalıyız.

Öğretmen memnun değil, öğrenci memnun değil, aile memnun değil. Kim memnun? Bana bir Allah’ın kulu çıksın desin ki, ben şu gerekçeyle bu eğitim sisteminden çok memnunum. Hiçbir sistem, hiçbir kişi bu eğitim sistemi, aklı başında olan hiçbir kişi bu eğitim sisteminden memnun değil. Çağdaş bir eğitim sistemini yeniden organize etmek zorundayız.

İNSANLAR ÇARESİZLİKLERİNİ KENDİLERİNİ YAKARAK DİLE GETİRİYORLAR

Ve değerli arkadaşlarım, ekonomi. Ekonomi ciddi sorunlar yaşıyor. 2002’de ekonomiye düzeltmek için Ecevit Hükümeti çok ağır bedeller ödedi, bozulan ekonomik dengeleri yeniden rayına oturtmak için çok ağır bedeller ödedi. Yeni kurumlar oluşturuldu, günlük sıcak siyasetin dışında, bilginin becerinin egemen olduğu, liyakat sisteminin geçerli olduğu kurumlar oluşturuldu. Böylece günlük sıcak siyaset, ekonomiyi kendi çıkarları ülke çıkarlarıyla için kullanmasın diye, ülkenin çıkarları öne alınsın, ama siyaset ekonomiye doğrudan müdahale eden bir kurum haline gelmesin, vatandaşın beklentilerine uygun, Türkiye’nin geleceğine uygun yeni ekonomi politikaları belirlensin diye. BDDK böyle kuruldu, Enerji Piyasası Üst Kurulu böyle kuruldu, daha pek çok kurum bu şekliyle oluşturuldu. Ama bunlar bugün için işlevlerini büyük ölçüde kaybetmiş durumdalar.

İnsanlar bugün çaresizliklerini ve işsizliklerini kendilerini yakarak ancak anlatabiliyorlar. Şu Türkiye’nin geldiği noktaya bakın. Bir devlet düşünün, milyonlarca işsiz var; bir devlet düşünün, işsizliğe çözüm bulamıyor; bir hükümet düşünün, bırakın işsizliğe çözüm bulmayı, yeni işsizler ordusu yaratıyor ve insanlar kendi çaresizliklerini kendilerini yakarak dile getiriyorlar. Bir bulaşıcı hastalık gibi bu biraz yayılarak devam etmeye başladı arkadaşlar.

Bakın, 12 Ocak 2018’de birisi geldi Türkiye Büyük Millet Meclisinin önünde kendisini yaktı, işsiz çaresiz. Ben geçen grup toplantısında onun hikâyesini okumuştum buradan. Yine aynı şekilde, 16 Ocak hemen hemen dört gün sonra, 8 aydır maaşı ödenmeyen bir işçi Türkiye İş Kurumunun önünde çıplak soyunarak olayı protesto etti, uzun süre protesto etti. Yine devam ediyor 29 Ocak 2018’de, iş bulamayan işçi Balıkesir’de kendisini yaktı, “işsizim” diyor, “geçinemiyorum” diyor, “çoluk çocuğum var” diyor, “nasıl bir sosyal devlet” diyor bu, kendisini yaktı. 3 Şubat 2018’de Bolu’da yine bir kişi, “açım aç!” diye bağırarak Erdoğan’ın posterini indirdi. İndirirken de şu lafı etmeyi de ihmal etmedi: “Atatürk’ün afişine bir şey oldu mu? Olmadı inşallah, çünkü ben Atatürk’e hayranım” diyor. Biz de o işçi kardeşimize hayranız. 4 Şubat, geçim sıkıntısı nedeniyle yine bir kişi Sivas’ta üstüne benzini döktü bidondan, kendisini yakmaya kalktı.

DİKTATÖRÜN SÖYLEDİĞİ HABERDİR, ÜSTELİK SEKİZ SÜTUNA MANŞETTİR

Burada acı olan ne biliyor musunuz? Bir kişinin kendisini yakması, gazetelerde televizyonlarda haber dahi olmuyor. Korkuyorlar, diktatörü kızdırır mıyız diye korkuyorlar, haber dahi yapamıyorlar. Oysa ta öğrencilik çağından bilirim, gazetecilikte bir kural var; “Köpeğin insanı ısırması haber değil, insanın köpeği ısırması haberdir” derler. Bir kişinin gidip iş bulması haber değildir, ama işsizlik nedeniyle birisi kendisini yakıyorsa bu dünyanın her tarafında haberdir, ama Türkiye’de haber değil. Niçin? Baskı var, medya özgür değil. Bu baskı karşısında susan bir dilsiz şeytana dönmüş durumda. Biz bunu dile getirdiğimizde de, bize yönelik eleştiriler yapılıyor. Neden dile getiriyorsunuz? Onların istediği ne? Diktatörün söylediği haberdir, üstelik sekiz sütuna manşettir diktatörün söylediği. Biz bunu kabul etmiyoruz. Bu medyayı da günü gelecek batıdaki gibi özgür, bağımsız haber yapan bir medyaya dönüştürmek zorundayız. Bu bizim namus borcumuzdur, bunu mutlaka, ama mutlaka yapacağız.

ASGARİ ÜCRETTE BİR PARÇA ARTIŞ OLDUYSA, CHP’NİN SÖYLEMLERİ ÇERÇEVESİNDE OLMUŞTUR

Değerli arkadaşlarım, işsizlikle ilgili pek çok şey söylendi. Ama hiç kimse unutmasın, işsizlik bütün kötülüklerin anasıdır. İşsiz olan birisi, açıkça yasa dışı alana davetiye çıkarılan kişi demektir. Ne yapsın bu adam, nasıl geçinecek? Ama bunun yanında, çok düşük ücretlerle çalışan milyonlar var, asgari ücretle çalışan milyonlar var. Asgari ücretleriler de şunu sakın unutmasınlar. Eğer bir parça asgari ücrette artış olduysa, o da Cumhuriyet Halk Partisinin söylemleri çerçevesinde olmuştur.

TEFECİLERİN REİSİ

Bir işveren bu sabah bana bir mail atmış, şöyle diyor: “Yanımda 35 işçi çalıştırıyorum. Bu ay zam ayı ve bütün çalışanlarımla zam görüşmesini birebir yaptım. Özellikle asgari ücret seviyesinde maaş verdiklerimle –ki, maalesef çoğunluktalar- yaptığım görüşmelerde hemen hepsi, küçücük artışlar için sesleri titreyerek ricacı oldular. İnanın 20 lira 30 lira fazla artış için mahcup talepleri oldu. Aralarında AK Partiye oy verdiklerini bildiklerime, sizin reisiniz işçinin reisi değil ki diyorum. Bir gerçekle karşılaşmanın şaşkınlığıyla yüzüme bakıyorlar, sessizce anlıyorlar. OHAL var demokrasi yok, savaş var hukuk yok, keşke bunlar konuşuluyor olsaydı. Dilerim ilk grup konuşmanızda ve her tekrarında ücretlerin artacağını anlatsanız. Reis işçinin reisi değil, emeklinin reisi değil, çiftçinin reisi değil, esnafın reisi değil, öğrencinin reisi değil. Reis kimin reisi?” diye mailini bitirmiş.

Ben ona cevap vereyim. Reis tefecilerin reisi, kimin reisi olacak, halkın reisi değil ki. Milyarlarca dolar faizi kim ödüyor? Bunlar ödüyor. İşçiye gelince para yok, emekliye gelince para yok, esnafa gelince para yok, tefeciye gelince milyar dolarlar var. Milyon demiyorum, milyar dolarlar var; herkesin bunu bilmesi lazım.

ANAYASA MAHKEMESİ AĞZINDA BİR FERMUAR, SESİNİ DAHİ ÇIKARAMIYOR

Tabii demokraside de ciddi kayıplarımız var. Demokrasi de Türkiye’de yok aslında. Demokrasi taleplerinin bu kadar yükseldiği bir ülkede, demokrasinin olmadığını hepimiz fark ediyoruz. Örnek mi? Yüzde 49,5 oy alan bir başbakan ve bir partinin genel başkanını düşünün, yüzde 49,5 oy almış. Çağırıyorlar gel buraya diyorlar, elinden dilekçeyi alıyorlar kapının önüne koyuyorlar. Buna demokrasi mi diyeceğiz? Hayır. Halkın seçtiği belediye başkanları, istifa edeceksin diyorlar. Etmem diyor, etmezsen sen bilirsin. Etmem diyor. Aileye çocuğa şantaj uyguluyorlar ve istifa etmek zorunda kalıyor, üstelik ağlayarak istifa ediyor. Buna da demokrasi diyorlar. Barış Bildirisi imzaladı diye üniversiteden hocaları kapının önüne koydular. Buna da demokrasi diyorlar. Pasaportlarına el koydular, ailelerini cezalandırdılar. Sosyal Güvenlik Kurumunda şerh düştüler, özel sektörde bile çalışamasın diye, yani sivil ölüme mahkum ettiler.

OHAL dolayısıyla anayasayı askıya aldılar, Anayasa Mahkemesi kararları bile uygulanmıyor. Ben merak ediyorum, Anayasa Mahkemesi üyeleri niye orada duruyor? Sizin kararlarınız zaten uygulanmıyor, siz mahkeme değilsiniz ki. Alttaki mahkeme, saraya güven veren mahkeme mahkemedir, onların mahkemesi, sarayın mahkemesi. Halkın mahkemesi değilsin kardeşim, halkın mahkemesiysen o kararı uygulatırsın ya da istifa edersin, bu kadar basit. Efendim Türk Milleti adına karar veriyormuş. Türk Milleti adına karar verdin, alttaki adam da dedi ki, hadi canım sen kim oluyorsun? Benim bir tek milletim var, o da reistir diyor, bir tek kişiyi dinlerim o da reistir diyor, bir tek kişiye itaat ederim, o da reistir diyor. Ben karar verirken reis nasıl karar vermemi istiyorsa ben öyle karar veririm diyor. Sen misin güçlü, ben miyim güçlü diyor. Anayasa Mahkemesi ağzında bir fermuar, sesini dahi çıkaramıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine dahi gidemiyorlar, kararları uygulanmıyor diye. Ne anlatacaksın? Belki içeri bile almayacaklar. Hangi Anayasa Mahkemesi, hangi Yüksek Seçim Kurulu? İflas eden bir yargı düzeniyle karşı karşıyayız.

HANEDAN DEVLETİ

Öyle bir devlet oluştu ki, demokrasiden parti devletine, parti devletinden hanedan devletine dönüştük. Şu anda Türkiye’de parti devleti değil hanedan devleti var. Çünkü Binali Beyin de söylediklerinin hepsi hikâye. Başbakan... Ne başbakanı? Hepsi hikâye. Bir kişi karar veriyor, herkes o kararı uyguluyor.

Bugün Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyeleri serbest bırakıldı. Bir bildiri hazırlamışlardı, geçen grup toplantısında bu bildiriyi de okumuştum. “Savaş doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur” demişlerdi, başka da bir şey söyledikleri yok. Sen misin bunları söyleyen, sabaha karşı baskınlar düzenlendi vesaire.

Şimdi ben 12 Eylül döneminden, yine Türk Tabipler Birliğiyle ilgili bir olayı aktarmak isterim. 12 Eylül askeri darbe döneminde 517 idam kararı verildi. Bunun 50’si infaz edildi. Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi 7 Ekim 1985’te toplandı. İdama karşı bildiri yayınladılar “İdam doğru değildir” diye. Ve Türk Tabipler Birliği bu bildiriyi yayınladı, aynı zamanda dönemin cumhurbaşkanına, dönemin başbakanına ve bütün Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine bu bildiriyi gönderdiler. Hemen arkasından 1985’te savcı soruşturma açtı. Üyeler gözaltına alındılar ve davalar açıldı. Nusret Fişek mahkemede şunu söylüyor: “Biz değil bir sanığın, harpte bir düşman askerinin yaşaması için de uğraşırız” diyor, “Siz neden dava açtınız, ben bunu anlamadım” diyor. “Biz doktoruz, hasta gelecek tedavi edeceğiz” diyor. “Yani benim görevim bu. Sadece ben değil, dünyadaki bütün doktorların görevi bu. Siz bu davaları niye açtınız?” 1985’te sıkıyönetim mahkemelerinde bunların tamamı beraat etti. O dönem sıkıyönetim vardı. Şimdi bir bildiri, bu kadar sert bile değil, ama kim haklı çıktı, tarih kimi haklı çıkardı? Türk Tabipler Birliğini. Niçin, “idam kalksın” dediler, rahmetli Ecevit geldi, idamı kaldırdı, bu kadar basit. Bugün idam yok.

Eğer idam olsaydı, Ergenekon Balyoz davalarında idamına karar verilen pek çok paşa general öğrenci hepsi asılmıştı, hepsinin suçsuz olduğu ortaya çıktı, asılan insanları nasıl geri getireceksin? Bu tabloyu da her vatandaşımın unutmaması gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, Bilgi Üniversitesi güzel bir çalışma yaptı, araştırma daha doğrusu. Toplumda kutuplaşmayı gerginliği bütün boyutlarıyla anlatan güzel bir araştırma. Toplum olağanüstü gergin bir ortamda, toplum aşırı kutuplaşmış bir ortamda. Biz ülkesini seven bizler gittiğimiz her ortamda halkımıza huzur vaat etmeliyiz, gerginliği değil kutuplaşmayı değil. Bir arada yaşamanın ne kadar değerli olduğunu, farklı düşüncede insanların bir araya gelip konuşmalarının ne kadar değerli olduğunu anlatmalıyız. Böylece birbirimizin eksiğini, birbirimize anlatma imkânı olacak. Araştırma sonuçları bırakın yan yana gelmeyi, farklı düşüncedeki insanların çocuklarının bile yan yana gelmesini engeller konumda. Türkiye son 15 yılda bu noktaya taşındı ve bunun vebali çok ağırdır. Huzur isteyen bir Türkiye’den, huzurlu bir Türkiye’den, gerginliğin yaşandığı bir Türkiye’ye ulaştık.

BÜTÜN CHP’LİLERİN YANIMDA OLMASINI, ORTAK SES ÇIKARMASINI İSTİYORUM

Değerli arkadaşlarım, kurultayı yaptık doğru. Kurultayın her şeyden önce bana yüklediği ağır bir sorumluluk var. Ben bunun bilincindeyim. Türkiye’nin bu beş temel sorununu anlatırken, bu beş temel sorununu çözme konusunda en güçlü iradeye de CHP’nin kaynaklık yaptığını biliyorum. Elbette kendi aramızda tartışacağız, bu konuda hiçbir tereddüdüm yok. Ama bu beş temel sorunu çözme konusunda, sadece benim değil, sadece bizim partililerin değil, ülkesini düşünen her vatandaşın sorumluluğu var.

Ben sorumluluğu üstleniyorum. Zor bir sorumluluk üstlendiğimin de farkındayım. Bu zor sorumluluğu yerine getirmek için olağanüstü çaba harcanması gerektiğini de biliyorum. Bu konuda ne gerekiyorsa yapacağım. Ama bunu yaparken bütün CHP’lilerin yanımda olmasını istiyorum, bütün CHP’lilerin ortak ses çıkarmasını istiyorum. Ayrışma lüksümüz yok. Bir dikta yönetimine karşı, bir sivil darbeye karşı mücadele ediyoruz. Her türlü baskı gelecektir üstümüze, hiçbir endişem yok. Ama ne söyledim? En baştan beri söyledim; dikta yönetimlerinde demokrasiyi savunmak kolay değildir, diktatörlerle mücadele etmek kolay değildir, ama biz bunu yapacağız. Niçin? Çünkü biz Kuvayi Milliyeciyiz, yapacağız bunu. Bu mücadeleyi yapacağız.

BEN YİĞİDİM, SEN DE YİĞİTSEN KARŞIMA ÇIKARSIN RECEP BEY!

Genelde kısır tartışmalara girmem, doğru da bulmam. Herkes düşüncesini söyler, eğridir doğrudur, oturur konuşulur, düşünülür vesaire vesaire. Ama Erdoğan bir türlü dilini kontrol edemiyor. Geçen Bitlis’te konuşmuş, “Ey Bay Kemal” diyor. Buyur Recep Bey… “Şimdi kongre yapıyorsun” Kongre bitti, yaptık çok şükür…“PYD, YPG terör örgütü müdür? Yiğitsen açıkla.”

Lafa bak! Peki, açıklayacağım. Vallahi de billahi de ben yiğidim, vallahi de billahi de ben yiğidim, Anadolu’nun yiğidiyim, Anadolu’nun Köroğlu’ suyum, Anadolu’nun efesiyim, hiç endişem yok. Açıklayacağım şimdi, elli sefer söyledim, bir daha söylüyorum, yüz sefer söyledim bir daha söyleyeyim. Meydanlarda söyledim, televizyonlarda söyledim, gazetelerde söyledim, her yerde söyledim bunlar terör örgütüdür.

Bak ben söyledim. Neden? Kendimi yiğit olarak kabul ettiğim için. Şimdi ben sana soracağım arkadaş, gerçekten sen yiğit misin değil misin? Eğer sen yiğitsen, bana diyorsan ki yiğit misin? Ben yiğit olduğumu iddia ediyorum, sen de yiğitsen karşıma çıkarsın Recep Bey, karşıma çıkarsın! Lafla peynir gemisi yürümez, oturmuşsun ahkâm kesiyorsun. Gelsene karşıma, sen reissin, sen cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal etmişsin, sen diktatörsün, dikta yönetiminin bütün alanlarını bütün uygulamalarını yapıyorsun, ama bu garip Kemal’in karşısına çıkmaya cesaret edemiyorsun. Niçin?

Benim tankım yok, benim tüfeğim yok, benim polisim yok, benim ordum yok, benim valim yok, benim kaymakamım yok, benim Allah’ım var Allah’ım, çıkacaksın karşıma! Yalan, cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal eden bir adama yakışmaz; yalan bir partinin genel başkanına yakışmaz. Yalan söylüyorsa, çıkacaksın önce milletten özür dileyeceksin. Ne terörü, PKK’nın terör örgütü olmadığını, PYD’nin YPG’nin El Nusra’nın IŞID’ın... Sen IŞID’a kol kanat gezerken, IŞID’a silah gönderme diye seni uyardım. Sen hâlâ El Nusra terör örgütü müdür, değil midir söyleyemiyorsun. Ben bunu bilmiyor muyum?

SEN HANGİ VATANSEVER DUYGULARLA SALİH MÜSLİM’İN AYAĞINA HALILAR SERDİN?

Şimdi ben ona bir soru sorayım izin verirseniz, ama sorudan önce küçük bir açıklama yapayım. Efendim, bu PYD’yle ilgili, PYD’nin terör örgütü olduğuna ilişkin ilk karar Mardin 2.Ağır Ceza Mahkemesinde çıkıyor. Kararın tarihi 17.09.2014. Karar bu arkadaşlar, bu karar. Bunu da arzu ederse kendisine gönderirim. Burada PYD terör örgütü olarak tanımlanıyor. Arkasından olay Yargıtay’a geliyor. Yargıtay kararı da bu, Yargıtay 16.Ceza Dairesinin. Burada da diyor ki, “evet PYD YPG PKK terör örgütüdür” diyor. Hangi tarihte? Yargıtay’ın ilamına bakalım, 21.05.2015’te. Bir mahkeme kararı PYD’nin terör örgütü olduğunu kabul ediyor; hem alt mahkeme, hem Yargıtay.

Şimdi bu karardan sonra, Yargıtay’ın bu kararından sonra bunlar PYD’nin Başkanı Salih Müslim’i Ankara’ya davet ediyorlar, altına kırmızı halı seriyorlar. Şimdi ben sana soruyorum Bay Recep, sevgili Recep, gözlerinden öptüğüm Recep, şimdi sana soruyorum. Sen mahkeme kararına rağmen, Yargıtay kararına rağmen, terör örgütü saymasına rağmen, sen hangi vatansever duygularla Salih Müslim’i Ankara’ya davet ettin, ayağına halılar serdin? Bana bir açıkla bakayım, yiğitsen açıkla. Yiğitsen, şerefliysen açıkla. Açıklayabilir mi? Emin olun tık çıkmaz, emin olun tık çıkmaz.

SALİH MÜSLİM’İ BURAYA KİM DAVET ETTİYSE, ONLAR TERÖR ÖRGÜTLERİYLE İŞBİRLİĞİ İÇİNDEDİRLER

Söyledim. Bakın ben bir şey daha söylemiştim. Bu soru bana sorulduğunda 2016’da, “Amerika PYD’ye de destek veriyor” diye soruluyor. Ben şöyle bir açıklama yapıyorum. Diyorum ki, “Kim PKK’ya destek veriyorsa, biz onu PKK’nın bir yan unsuru olarak görürüz. İster meşru bir organ olur, ister gayrimeşru organ olur. Meşru organların –ki, buradan Amerika’ya kastediyorum, soru öyle çünkü Amerika’nın tavrını soruyor- terör örgütleriyle ilişki kurmalarını asla ve asla kabul etmeyiz. Bunu her yerde ve her ortamda söyledik” ve sonra şu açıklamayı yapıyorum. “Benim merak ettiğim şey şu: “Ey Amerika” diye bağıran Sayın Cumhurbaşkanı, Amerika dönüp size şunu sorsa, ey Recep Tayyip Erdoğan, sen PYD’nin liderini Ankara’ya davet ettin, kırmızı halı serdin, sen onun terör örgütünün bir üyesi olduğunu bilmiyor muydun? Eğer bu terör örgütüyse, senin onu tutuklatman, gözaltına alman, yargının önüne çıkarman gerekmiyor muydu? Madem terör örgütü geldi, yakala çıkar.” Yine devam ediyorum; “AKP’nin yöneticileri iktidar sahipleri, terör örgütüne açıkça yardım ve yataklık yapmışlardır. Bütün cumhuriyet savcılarını göreve davet ediyorum. İstiyorlarsa delil, bütün delilleri önlerine koymaya hazırız.” 2016’da söylüyorum ben bunları.

Şimdi her ağzımı açtığımda dünya kadar laf eder, her türlü hakareti eder, yakışmayacak bir üslup kullanır, önemli değil benim için. Ama ben ona diyorum ki, sen FETÖ’ye, sen PKK’ya, sen YPG’ye, sen El Nusra’ya, sen IŞID’a yardım ve yataklık yaptın tık yok, mahkemeye dahi veremiyor. Niye vermiyor? Mahkemeye versin beni! Bir laf ediyorum mahkemeye veriyorsun, sana en ağır suçlamayı yapıyorum, sen terör örgütlerine yardım ve yataklık yaptın diyorum, tık yok. Mahkemeye veremiyor.

Mahmut Tanal karşımda oturuyor, salı günü dilekçeni ver. Salı günü Cumhuriyet Savcılığına, Erdoğan’ın terör örgütlerine yardım ve yataklık yaptığından dilekçeni ver. Bu mahkeme kararlarını da vereceğim, hem Yargıtay kararını, hem Mardin’deki ağır ceza mahkemesinin kararını, o karardan sonra Salih Müslim’i buraya kim davet ettiyse, onlar terör örgütleriyle işbirliği içindedirler. Bunu ver, bakayım ne diyecekler.

SOSYALİST ENTERNASYONAL’DE YPG’YLE İLGİLİ VERDİĞİMİZ MÜCADELEDEN DE HABERİ YOK!

Ayrıca şunu da söyleyeyim değerli arkadaşlar, Sosyalist Enternasyonal’de YPG’yle ilgili olarak bizim verdiğimiz mücadeleden de bunların haberi yok. Açıp telefonu bir Dışişleri Bakanlığına sormuyorlar. Biz nasıl mücadele veriyoruz orada, Türkiye’nin çıkarlarını nasıl savunuyoruz? Onlar bizi kendileri gibi sanıyorlar. Biz vatanseveriz, kusura bakmasınlar biz onları vatansever olarak görmüyoruz. Biz bu ülkenin çıkarlarını savunuruz. Kusura bakmasınlar, onlar kendi ülkelerinin çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını savunurlar, kendi çıkarlarını!

EY BAY RECEP BENİM SORULARIMA YİĞİTSEN CEVAP VER!

Ayrıca ben ona bir soru daha sormuştum, bu Man Adası var ya 1 Sterline kurulan şirket. 15 milyon dolarlık mal satmış oraya. Dedim ki, bu 15 milyon dolarlık malı sattığın şirket hangi şirket? Öyle ya, oğlu var, dünürü var, kardeşi var, eniştesi var, eski özel kalem müdürü var. Bunlardan birisine söyle, şu şirkete sattık de. Tık yok, tık yok! Burada gariban, hani o kendisini yakan işçiler vardı ya işsiz diye, ekmek alırken fırından vergi ödüyor, bu beyler Türkiye’de vergi ödememek için Man Adasında şirket kuruyorlar. Senin yerliliğin de batsın, senin milliliğin de batsın.

Bir şey daha var. Hep sordum bugüne kadar tık yok. Dedim ki, sevgili Recep, gözlerinden öptüğüm Recep, bu namus ve şeref kavramı ne anlama geliyor? Sen tarafsız davranacağına dair namusun ve şerefin üzerine yemin ettin. Ben değil, sen ettin. Nerede ettin? Bütün milletvekillerinin önünde ettin. Efendim ben etmedim dese, bütün şahitler kendi milletvekilleri de dahil bütün parlamento. Namus ve şerefin bu topraklar için ne kadar kutsal olduğunu herhalde benim kadar o da biliyordur. Peki, bu namus ve şerefi nerede bıraktın sen? Niye benim bu soruma cevap vermiyorsun. Söylüyorum; ey Bay Recep –onun diliyle- benim sorularıma yiğitsen cevap ver.

Teşekkür ederim değerli arkadaşlarım.