CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU “RUMELİ VE BALKAN ÇALIŞTAYI”NDA KONUŞTU  
21.04.2018
11228
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU “RUMELİ VE BALKAN ÇALIŞTAYI”NDA KONUŞTU
(21 NİSAN 2018)

 CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu:

-"Bugün geldiğimiz noktada Meclis’in kolu, kanadı kırık. Bağımsız irade oluşamıyor orada. Bir kişinin iradesi parlamentoya bir gölge olarak düşüyor. Bir kişinin iradesi yargının üzerine gölge olarak düşüyor. Bir kişinin iradesi, inançları ayırmak için toplumun üzerine gölge olarak düşüyor. Bir kişinin iradesi, toplumun kaderiyle örtüştürülmeye çalışılıyor. Bizim bu konuda Rumeli ve Balkanları örnek almamız lazım"
-"Biz ısrarla diyoruz ki, bir siyasi partinin genel başkanı, mahkemelere hakim tayin etmemeli. Adalet farklı bir şeydir, siyaset farklı bir şeydir. Adaleti siyasallaştırdığınız andan itibaren o ülkede devleti yok edersiniz, acının, kanın, gözyaşının yolunu açmış olursunuz, milyonlarca mağdur yaratmış olursunuz"

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun CHP İstanbul İl Başkanlığı tarafından düzenlenen Rumeli ve Balkan Çalıştayı’nın açılışında yaptığı konuşma şöyle:



Efendim hepiniz hoş geldiniz. Güzel bir etkinlik gerçekleştiriyoruz. Ana amacımız beraber olmak, bir olmak. Ana amacımız hangi coğrafyada yaşıyorsak huzur içinde, barış içinde, kardeşçe yaşamak. Ana amacımız bu. Birlikte olmak istiyoruz, beraber yaşamak istiyoruz, beraber konuşmak istiyoruz. Aynı türküleri, aynı şarkıları, aynı öyküleri beraber söylemek istiyoruz. Bu açıdan bu çalıştayımızın büyük bir önemi var. Çalıştayımıza sivil toplum kuruluşlarının yurtiçinden ve yurtdışından katılan değerli başkanları ve yöneticileri var, onlara hoş geldiniz diyorum. Yurtiçinden ve yurtdışından, CHP’li belediyeler dışında yurtdışından gelen belediye başkanlarımız var onlara da hoş geldin diyoruz. Bilim insanlarımız var, bu toplantıya değer katacak olan, bizim düşüncemizi konuşmalarıyla birikimleriyle zenginleştirecek olan bilim insanları var. Onlara da hoş geldin diyoruz. Kanaat önderleri var, her toplumun kanaat önderleri vardır, Rumeli-Balkan toplumunun da kanaat önderleri vardır. O değerli kanaat önderleri de aramızda onlara da hoş geldin diyoruz ve en önemlisi yurtiçinde, yurtdışında siyasi partilerimizin temsilcileri var, o değerli siyasi partilerimizin temsilcilerine de hoş geldiniz diyorum. Hepinizi sevgiyle, saygıyla kucaklıyorum.
Efendim Rumeli ve Balkanlar tarihimizin en önemli dört coğrafyasından birisidir. Orta Asya coğrafyamız önemli coğrafyalarımızdan birisidir. Kafkasya önemli coğrafyalarımızdan birisidir. Anadolu yerleşik olduğumuz bizim coğrafyamız önemlidir. Rumeli ve Balkanlar yine bizim tarihimizde önemli coğrafyalarımızdan birisidir. Dolayısıyla, Rumeli ve Balkanlar bizim kültürümüzün, bizim tarihimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu ayrılmaz parça Anadolu’yu aydınlatan, Anadolu aydınlanmacılarının Balkanlara göçmesiyle başlamıştır. Biz Balkanlara İstanbul’un fethinden önce gittik, 1360’lı yıllarda. Anadolu’dan gelindi, Orta Asya’dan Anadolu’ya yerleştirildi ve oradan Balkanlara geçildi İstanbul’un fethinden önce. Oraya kültürümüzü götürdük, geleneklerimizi götürdük, birikimlerimizi götürdük, örf ve adaletimizi götürdük, şarkılarımızı, türkülerimizi götürdük ve orada yerleştik. Ve daha da önemlisi 1360’lı yıllarda başlayan bu birliktelik bu yerleşme olayı 1910’lara kadar sürdü. Ama 1910’lardan sonra ciddi sorunlar çıktı. 1789 Fransız devrimi, ulusçu hareketin başladığı devrimdir bu ve 1789 Fransız devriminden sonra bölgede derin sarsıntıları, derin acıları hep birlikte yaşamaya başladık. 93 harbi olarak tanımlanır 1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve 1912’ye kadar gelen acılar, kanlar, gözyaşları ve Balkan Savaşları, Balkanlardan Trakya’ya ve Anadolu’ya tekrar göçler.
Amerikalı tarihçi vardır Justin Mc Carthy. Önemli bir araştırmacıdır, Balkanlar üzerinde de çalışmıştır, göçleri ve dramları da anlatmıştır. Onun verdiği rakamlar şu: 1821 ile 1922 arasında 5 milyondan fazla Müslüman ülkelerinden sökülüp atılmış, muhacir olmuşlardır. Ayrıca 5,5 milyon Müslüman ya da Türk savaşlarda ya şehit olmuş veya göçlerde yolda açlıktan veya hastalıktan hayatlarını kaybetmişlerdir. Dolayısıyla bizim Rumeli dediğimiz, Balkanlar dediğimiz bir anlamda acının, kanın, gözyaşının hikayesidir. Bunlar bizim türkülerimizde, bizim şarkılarımızda, bizim öykülerimizde de yer alır, edebiyatımızda da yer alır. Büyük acılar yaşanmış, büyük dramlar yaşanmıştır. Ama biz geldiğimiz 21.yüzyılda acıların ve dramların yaşanmasını istemiyoruz. Acılar ve dramlar bir daha olmasın. O bölgede ya da Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir coğrafyasında insanlar kimlikleri nedeniyle, inançları nedeniyle, yaşam tarzları nedeniyle ayrıştırılmasın. Birbirlerine düşman haline getirilmesin insanlar. Birlikte beraber ortak dünyalarını büyütsünler ve genişletsinler.
Elbette ki bu bizim temennimiz ama maalesef yaşanan olaylar hala 1800’lerde yaşanan olayları aratır nitelikte. Bulgaristan’da olan olaylar, Bosna’da Müslümanlara karşı yapılan katliamlar, bütün bunları düşündüğümüzde bölgede yapacak daha çok işimizin olduğunu hepimizin bilmesi gerekir. Biz bölgede barışı, bölgede kardeşliği, bölgede huzuru birlikte tesis edeceğiz. Çünkü biz sosyal demokrat bir partiyiz. Biz kimsenin kimliğiyle uğraşmayız, kimsenin yaşam tarzıyla uğraşmayız, kimsenin inancıyla uğraşmayız. İnsan varsa, hangi kimlikten ve hangi inançtan olursa olsun onu yüceltmek ve onun sorunlarını çözmek bizim temel değerlerimiz arasındadır.
En son Bosna’da yaşanan dramları söyledim, acıları söyledim. Bizler, bütün dünya tanık oldu bu acılara, bu dramlara. Şarkılar söylendi yüreğimizi burkan şarkılar söylendi. O bölgeye de gittim ben, acılı ailelerle görüştüm, sivil toplum kuruluşlarıyla bir araya geldik. Ama Aliya İzzetbegoviç’i hiçbirimizin unutmaması gerekir. Bölgenin filozofudur, “Bilge Kral” denir Aliya İzzetbegoviç’e. Bosna Savaşı sonrasında yaşanan bütün acıların bir anlamda tanığı da olmuştur. Bütün acıların tanığı olmuştur ve Bosnalıların yaşadığı soykırıma rağmen, bütün bu acılara rağmen, gözyaşlarına rağmen Aliya İzzetbegoviç tıpkı bir bilge kral gibi şunları söylemiştir: “Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır”. Eğer biz 430 kilometrelik yolu adalet için yürüyorsak bu noktada Begoviç’le buluşuyoruz. Beraber dünyanın neresinde olursa olsun adaleti arayın. Ve daha önemli bir cümle kullanıyor Sayın Begoviç, Allah rahmet eylesin. “Geçmişi unutmayın, ama onunla da yaşamayın” diyor. Geçmişi unutmayacağız neden? Yanlışlardan ders çıkarmak için, aynı yanlışları, aynı hataları tekrar etmemek için. Ama acılarla elbette ki yaşanmaz, dramlarla elbette ki yaşanmaz, gelecek ufkumuzu sürekli olarak zenginleştirmeliyiz.
Ve Aliya İzzetbegoviç’in bir devlet hayali de vardı. Nasıl bir devlet olmalıdır ve devlette neler olmalıdır diye. Onun içinde bu değerli bilge şunu söyler, “Hiç kimsenin dininden, ulusal ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacağı bir devleti arıyoruz” diyor. Ulusal ya da politik inancından ya da dininden dolayı hiç kimsenin zulme uğramadığı bir devlet, yani çağdaş bir devlet, yani uygar bir devlet, yani insana önem veren bir devlet, yani zulüm yapmayan bir devlet, yani dünyanın önünde saygınlığı olan, adaletiyle saygınlığı olan bir devleti inşa etmekten söz ediyor Aliya İzzetbegoviç. Çünkü o şunu söylüyordu, “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.” Savaşın ne kadar acı olduğunu, ne kadar acımasız olduğunu yine en iyi bilenlerden birisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür, “Zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir” demiştir. Çünkü onun bütün hayatı savaş meydanlarında geçmiştir. Barışın ne kadar değerli olduğunu bildiği içindir ki, “Yurtta barış, dünyada barış” demiştir. Ve bugün insanlık tarihi hep barışı arıyor ve bütün insanlık hayatı barışı aramakla geçmiştir. Evet savaşlar olmuştur, evet soykırımlar olmuştur, evet katliamlar olmuştur ama insanoğlunun bilmesi gereken önemli bir şey var barıştan daha değerli bir şey yoktur. Barış huzurun, adaletin, birlikte yaşamanın, düşüncelerimizi özgürce ifade etmenin bilinen tek yoludur. O açıdan hepimiz sonuna kadar barışı savunacağız.
Elbette ki, adalet kavramını sadece Begoviç söylemiyor. O yaşadığı acılardan süzülerek gelen ve yaşadığı dramları bilen, gören, öyküleri dinleyen ve bizzat olaylara tanık olan bir kişi olarak adaleti savundu. Geçmişe takılıp kalmamayı da kendi kitlesine öğütledi ve hepimiz onun öğüdünün ne kadar değerli olduğunu bugün biliyoruz.
Adalet dediğimiz kavram nedir ve adaleti kim dağıtır? Adalet dediğimiz kavramı yine bir bilge söylüyor, anlatıyor başka bir bilge Uzakdoğu’dan. Adalet bir kutup yıldızı gibidir der, durur yerinde, “Adalet bir kutup yıldızı gibidir yerinde sabit durur, fakat bütün kainat onun etrafında döner.” Adalet bu kadar değerlidir. O nedenle adaletin siyasallaştırılmaması lazım. O nedenle biz ısrarla diyoruz ki, bir siyasi partinin Genel Başkanı mahkemelere hakim tayin etmemeli. Adalet farklı bir şeydir, siyaset farklı bir şeydir. Adaleti siyasallaştırdığınız andan itibaren o ülkede devleti yok edersiniz, acının, kanın ve gözyaşının yolunu açmış olursunuz. Milyonlarca mağdur yaratmış olursunuz, insanlar adaleti arayabilecekleri yerler, makamlar bulamazlar. Aynı şekilde inançlara saygının temeli de yine inanç mekanlarına, mabetlerine siyasetin girmemesidir. Herkes inancını hangi siyasi görüşten olursa olsun gidip yapabilmelidir ve inancında özgür olmalıdır. Balkanlar örneği önümüzde duruyor, kiliseye de, havraya da, camiye de giden; Osmanlı’nın 1300’lü yıllardan başlayıp 1900’lü yıllara kadar hiç kimseye baskı kurmadığı, kimsenin dininden ötürü, inancından ötürü kimseyi ötekileştirmediği bir coğrafyayı düşünün. Barışın bir anlamda denizi olan bir coğrafyayı düşünün. Ulusal hareketlerden sonra bütün bunların acıya ve gözyaşına döndüğünü de düşünün. Biz aynı şekilde bir şeyi daha ısrarla ifade ediyoruz, kışlaya da siyaset girmesin diyoruz. Kışlaya siyaset girerse demokrasi yara alır diyoruz.
Ve biz Balkanlardan, Rumeli’den göç edip Anadolu’yu yurt seçen, tekrar buraya gelen insanları çok iyi biliyoruz. O insanlar göçle beraber şarkılarıyla, türküleriyle beraber, öyküleriyle beraber bu ülkeye demokrasiyi de getirdiler, bu ülkeye cumhuriyetin ne olduğunu da anlattılar. Balkanlardan ve Rumeli’den gelirken Anadolu’ya hoşgörünün ne olduğunu, birlikte yaşamanın ne kadar güzel olduğunu, demokrasinin ne kadar güzel olduğunu, insan haklarının ne kadar değerli olduğunu yaşayarak Türkiye’ye getirdiler. Biz onlara minnettarız ve onlar gerçekten de Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşuna damga vurdular. O açıdan Balkanlardan gelenler, Rumeli’den gelenler bu ülkede cumhuriyetin kuruluşuna damga vurdular. Köklerimize götürdüler bizi, kaybolan köklerimize götürdüler, yitirilen köklerimize götürdüler. Herkesin ama herkesin bu gerçeği bilmesi lazım. Nedir? “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” diyen İstiklal Marşının yazarı büyük şairimiz Mehmet Akif bir balkan göçmenidir. Kendi ülkesinde, yani Türkiye’de savaşın ne olduğunu ve acımasızlığını bilendir, “Allah kimseye ikinci kez bir İstiklal Marşı yazdırmasın” demiştir. Hem Balkanlarda yaşanan acıyı, hem Türkiye’de yaşanan acıyı gören ve ona tanık olan birisidir.
Yine aynı şekilde Yahya Kemal Beyatlı Üsküplüdür. Yüreği hala oralardadır, bütün şiirlerinde bunu anlatır. Bizim önemli edebiyatçılarımızdan birisidir.
Hasan Tahsin, İzmir işgal edilirken silahını çekip düşmana ilk kurşunu atan da bir Balkanlıdır. Yani Milli Kurtuluş Savaşını başlatandır. Anadolu ve Rumeli Kuvayımilliye Hareketlerini hiç kimse unutmasın. Bu vatanın bölünmez bütünlüğü üzerine içilmiş bir yemindir aslında. Anadolu ve Rumeli Kuvayımilliye Hareketleri birer ateştir Anadolu’da ve Rumeli’de yanan. Ve onlar bizim bağımsızlık savaşımızın ilk adımlarıdır, köklü ve en önemli adımlarıdır. Bu, Anadolu ve Rumeli arasındaki birlikteliği sağlayan en önemli hareketlerden birisidir.
Şemsettin Sami bizim Türkçemizin ilk sözlüğünü hazırlayan, o da bir Balkanlıdır. Kendi dilimizi dedim ya, unutturulan dilimizi. Türkçeyi bize unutturmak istediler. İyi ki Yunus Emreler vardı, iyi ki Köroğlular, Dadaloğlular vardı. Onlar bizim Türkçemizi yaşattılar. Sarayın dili farklıydı, halkın dili farklıydı. Halkın dili Balkanlarda konuşulan dildi, halkın dili Sivas’ta, Kayseri’de, Hakkari’de konuşulan dildi. Ama biz kendi kültürümüze de bir anlamda yabancılaştırılmıştık. Eğer ilk Türkçe sözlüğü Balkanlardan gelen birisi yazıyorsa ve bunu bir topluma armağan ediyorsa ne kadar değerli bir armağan olduğunu bugün çok daha iyi anlıyoruz.
Değerli arkadaşlarım, elbette ki Rumeli’de de, elbette ki Balkanlarda da acılar yaşanmamalı. Ve biz Balkanları şöyle görüyoruz, en az 12 milyon kişinin Türk dizilerini izlediği, Türk televizyonlarını izlediği, Türkçe konuştuğu, yazdığı, öykülerini yazdığı, beraber olduğumuz, hoşgörünün egemen olduğu bir coğrafya ve bu coğrafyada barış olduğu zaman, huzur olduğu zaman Avrupa’nın kapıları Anadolu’ya çok daha rahat açılmış oluyor. Biz Anadolu’nun Avrupa’ya açılan kapısını Balkan ve Rumeli olarak görüyoruz. O kapı aynı zamanda uygarlığa açılan bir kapıdır. O kapı hoşgörüye, birlikteliğe açılan bir kapıdır. O kapı oturup özgürce tartışma alanı yaratan bir kapıdır. O kapı aynı zamanda demokrasinin güçlenmesi kapısıdır. O kapı hiçbir zaman bir devletin yönetimini tek bir kişiye veren bir kapı değildir. O kapı hakkı, hukuku ve adaleti koruyan bir kapıdır. Ve o kapı aynı zamanda devlette adaletin olması gerektiğini öngören bir kapıdır.
Biz Balkanları ve Rumeli’yi bu açıdan önemli görüyoruz. Demokrasimiz güçlenecekse bunu birlikte yapacağız. Bir örnek vereyim size; Milli Kurtuluş Savaşı sırasında bile TBMM Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e sürekli başkomutanlık yetkisi vermemiştir. Belli sürelerle vermiştir. Neden? Çünkü kurtuluş savaşını yöneten bizatihi TBMM’dir. O nedenle unvanında gazilik vardır, Gazi Meclis deriz. Dünyada örneği yoktur, bir meclisin bir savaşı yönettiği. Ama bugün geldiğimiz noktada meclisin kolu, kanadı kırık. Bağımsız irade oluşamıyor orada. Bir kişinin iradesi parlamentoya bir gölge olarak düşüyor. Bir kişinin iradesi yargının üzerine bir gölge olarak düşüyor. Bir kişinin iradesi inançları ayırmak için toplumun üzerine bir gölge olarak düşüyor. Bir kişinin iradesi bir toplumun kaderiyle örtüştürülmeye çalışılıyor. Bizim bu konuda Rumeli’yi ve Balkanlar’ı örnek almamız lazım. Oradaki hoşgörüyü örnek almamız lazım. O insanların demokrasiye, hoşgörüye, birlikte yaşamaya ne kadar değer verdiklerini bilmemiz ve görmemiz lazım.
Önümüzdeki süreçte Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı olarak bana bir görev düşüyor. Adaleti savunmak, demokrasiyi savunmak, hakkı, hukuku ve adaleti savunmak... Ama bu görev sadece benim görevim değil. Bu görev bu toplumda yaşayan artı Balkanlarda yaşayıp çifte vatandaş olan veya Balkanlarda yaşayıp bizim soydaşlarımız olanların tamamına da aynı görev düşüyor. Demokrasi mi? Birlikte savunacağız. Adalet mi? Birlikte savunacağız. Hoşgörü mü? Birlikte savunacağız. Farklı kimliklere saygı mı? Elbette birlikte savunacağız. Yani ayrışmayı değil, birlikte olmayı savunacağız. Yani kavga etmeyi değil, barış içinde yaşamayı savunacağız. Yani gerilimden yararlanmayı değil, beraber oturup tokalaşmayı savunacağız hoşgörü içinde. Farklı düşünsek bile, bir kahvede oturup bir masanın etrafında rahatlıkla sohbet edebileceğiz, oturup çayımızı, kahvemizi içebileceğiz. Ve bu hoşgörüyü aileden başlayarak, sokaktan başlayarak, mahalleden başlayarak, ilden başlayarak Türkiye geneline yaymak zorundayız. Hepimizin görevleri var, hepimiz bu görevlerin bilincinde olmak zorundayız. Özellikle Balkanlardan gelenlerde bu bilincin çok daha yüksek olduğunu biliyorum. Çünkü onlar acıyı, gözyaşını ve kanı gördüler ve yakından tanık oldular. Bugünkü kuşaklar bunu görmese bile onların babaları, dedeleri öyküler içinde anlattılar. Evet biz bu öyküleri bilmeliyiz, tarihi bilmeliyiz. Ama güzel bir gelecek inşa etmek zorundayız. Birlikte yaşayabileceğimiz, huzur içinde yaşayabileceğimiz güzel bir gelecek inşa etmek zorundayız. Eğer bunu inşa edebilirsek emin olun bütün dünyaya ders vermiş olacağız.
Biz bütün baskılara rağmen, OHAL’e rağmen, yani olağanüstü hale rağmen, devletin bütün olanaklarının kullanılmasına rağmen kendi ülkemizde birlik olduk ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırdık diyeceğiz. Evet cumhuriyeti kuran, ulusal bağımsızlık savaşının mimarı olan Gazi Mustafa Kemal, o da sizin hemşeriniz, o da Balkanlardan geldi, o da biliyor neyin ne olduğunu. Ama bugün hep birlikte onun getirdiği cumhuriyete ve onun özlediği ve hedeflediği demokrasiye birlikte sahip çıkacağız ve yeniden inşa edeceğiz.
Devlette adalet çökmüşse, devletin kuralları çökmüş demektir. Yargı siyasallaşmışsa, devlet çökmüş demektir, vatandaş hakkını, hukukunu arayacak mecra bulamıyor demektir. Biz o nedenle yeniden inşa edeceğiz Türkiye’yi, birlikte inşa edeceğiz; demokrasi içinde, hoşgörü içinde, farklı düşüncelerin özgürce tartışıldığı bir atmosfer içinde. Bu iklimi yaratmak zorundayız.
Bu toplantının, bu çalıştayın, bu bağlamda bana göre çok önemli bir rolü var. Çünkü Rumeli’den ve Balkanlar’dan gelenler sadece Trakya’da yaşamıyor, sadece İzmir’de, Bursa’da veya Kocaeli’nde yaşamıyor, 81 ilimizde de yaşıyorlar. Onlar hoşgörünün ne olduğunu, demokrasinin ne kadar değerli olduğunu çok iyi biliyorlar. Dolayısıyla biz elbirliğiyle bu mücadelemizi gerçekleştireceğiz.
Haziran ayında, 24 Haziran’da hepimiz daha güzel bir Türkiye’ye uyanacağız. Daha hoşgörülü bir Türkiye’ye uyanacağız. Birlikte yaşamanın ne kadar değerli olduğunu öğreneceğiz. Farklı düşüncedeki insanların yan yana nasıl gelip de Türkiye’yi birleştirmek için herkesi nasıl kucaklayacağımızı 24 Haziran’da öğreneceğiz ve bunu yapacağız.
O nedenle benim görevim var, daha ağır size göre. Ama bu ülkede yaşayan herkesin, her vatandaşın cumhuriyete borcu var, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun silah arkadaşlarına borcu var. O borcumuz cumhuriyeti demokrasiyle inşa etme borcudur. Bu borcu yerine getirmek bu ülkenin namus borcudur. Bu ülkenin insanlarının namus borcudur. Demokrasiyi savunmak, güçlü bir kuvvetler ayrımını savunmak, yargıyı siyasallaştırmamak, üniversitelerin bilim ürettiği bir Türkiye’yi inşa etmek, üniversite hocalarının kapının önüne konulduğu değil, baş tacı edildiği bir Türkiye’yi inşa etmek hepimizin ortak amacı olmalıdır. Çünkü sevgili peygamberimizin dediği gibi “Alimin ölümü alemin ölümü gibidir”, eğer siz alimi kapının önüne koyarsanız dünyayı yok etmiş olursunuz. O açıdan hepimize görevler düşüyor ve bu görevlerle sizi baş başa bırakmak istiyorum. Ben çalışacağım, sizler de çalışacaksınız. Özellikle kadınların bu süreçte büyük rol üstleneceklerini düşünüyorum. Sezgisi güçlü kadınlar, geleceği daha iyi gören kadınlar, bir olumsuzluğun kendilerine nasıl daha ağır yükler getireceğini fark eden kadınlar. Kendi çocuklarının özgür bir ülkede okula gitmesi, yetişmesi, düşüncesini özgürce ifade etmesi, hiçbir baskının olmadığı, sokaklarında, caddelerinde, parklarında insanlarının rahat ve özgürce gezdiği bir Türkiye’yi hep birlikte savunmak zorundayız, bu görev hepimizin ortak görevidir.
Hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum, sağ olun, var olun diyorum.