CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN TÜRKİYE OTELCİLER FEDERASYONU (TÜROFED) GENEL KURULUNDA YAPTIĞI KONUŞMA  
24.11.2016
25031
Yazı Boyutu: A- A+
GENEL BAŞKAN KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN TÜRKİYE OTELCİLER FEDERASYONU (TÜROFED) GENEL KURULUNDA YAPTIĞI KONUŞMA
(24 KASIM 2016)

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU: BİRLİKTE CESURCA MÜCADELE EDECEĞİZ



CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu: “Aşık Veysel’in güzel bir sözü var “Bir çiçekle yaz gelmez” diye. Birlikte mücadele edeceğiz. Birlikte cesurca mücadele edeceğiz. Ülkeyi aydınlığa çıkarmak, ülkeyi tekrar bir hukuk devleti haline getirmek, ülkeyi devletin liyakatle yönetildiği bir kurum haline dönüştürmek hepimizin sorumluluğundadır” dedi.



CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) Genel Kurulunda yaptığı konuşma şöyle:

Sayın Başkan, Sayın Bakan, MHP’nin Sayın Genel Başkan Yardımcısı, değerli yol arkadaşlarım, Belediye Başkanlarımız ve turizme emek veren, gönül veren değerli arkadaşlarım, sizlerle beraber olmak benim için bir ayrıcalık. Bu ayrıcalığı sağlayan temel unsurlar sizin özveriyle çalışmanız, ülkenin istihdamına, büyümesine büyük katkı vermenizdir. Bütün zorluklara rağmen katkı vermeye devam ediyorsunuz.

TERÖRÜ BİTİRMEK İÇİN BİZDEN NE İSTİYORSANIZ VERMEYE HAZIRIZ
Sözlerime, ‘Sayın Başkan da değindi’, terörle başlamak isterim. Tatsız bir konu. Adana’da sabahleyin yaşanan bir terör olayı, emin olun hepimizin sabah aldığı en kötü haber. Sayın Vali’yi aradım, olayın ayrıntılarını öğrenmeye çalıştım. Sayın Başkan konuşmasını yaparken siyaset kurumunda uzlaşmaya değindi. Aslında çok önemliydi. Belki de hepimizin üzerinde uzlaşacağı en temel konulardan birisi terör. Kimden gelirse gelsin, nereden gelirse gelsin, amacı ne olursa olsun, arkasında hangi güç olursa olsun bütün siyasal partilerin, meslek kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin terör konusunda ortak payda geliştirmeleri gerekiyor. Biz her terör olayından sonra şu çağrıyı ısrarla yaptık. Terörü bitirmek için bizden ne istiyorsanız vermeye hazırız. Defalarca her terör olayından sonra söyledik. Çünkü bu ülkenin insanı teröre evlatlarını vermeye devam ediyorlar. Ülkemizde huzur istiyoruz.

Son 14 yıllık çerçeveye baktığımızda PKK terör örgütü vardı, şimdi iki terör örgütü daha önümüzde duruyor. Biri IŞİD, birisi de FETÖ terör örgütü denilen terör örgütü. Ne oldu da 14 yılda, Türkiye 3 terör örgütüyle muhatap oldu? Ne oldu da, nasıl yönetildi de, Türkiye bu terör örgütlerini kendi coğrafyasından silip atamadı. Bunun üzerinde hepimizin düşünmesi lazım. Kuşkusuz bizim düşüncelerimiz var ama bu toplantının konusu bu değil.

İkinci önemli konu Fırat Kalkanı. Ortadoğu’daki her olumsuzluğun karşısında Türkiye’ye başvurulurdu, ne deriz Türkiye. Türkiye sorunların çözümünde başvurulan bir kaynaktı. O noktadan bir hayli uzaklaşmış görünüyoruz. O nedenle sağduyu çağrısı yapmak, hele hele bu toplantıda sağduyu çağrısı yapmanın çok önemli olduğuna inanıyorum.

ÖĞRETMENLERİ SAYGIYLA ANIYORUM
Bütün konuşmacılar ifade ettiler bugün öğretmenler günü, öğretmenlerimizin günü. Çok sorunları var çok. İşten atılan öğretmenler. Olmaz. Görevine son verilen öğretmenler. Olmaz. Açığa alınan öğretmenler. Olmaz. Eğer bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum diye bir düşünce varsa, bırakın bir harf öğretmeyi bizi yetiştirip bugünlere kadar getiren öğretmenlere her zaman, her ortamda minnet duymalıyız. Sorunlarını dile getiren öğretmenleri makamından, öğrencisinden ayrı tutmak doğru değil. Bu konuda öğretmenlerin bütün sorunlarını ben de biliyorum, sizler de biliyorsunuz. Onları her zaman her ortamda saygıyla anıyorum ve anmaya da devam edeceğim.

TURİZM SEKTÖRÜ “ÜVEY EVLAT” MUAMELESİ GÖRÜYOR
Değerli arkadaşlarım, Sayın Ayık’ta değindi. Katma değeri yüksek bir sektörde faaliyet gösteriyorsunuz. İthalatı son derece sınırlı, döviz getirisi son derece yüksek, ekonomiye ve istihdama katkısı son derece yüksek. Yine bir gerçeğin altını çizdi. Kadın istihdamında özellikle önde gelen sektörlerden birisi. İşin garip tarafı, bu sektör bu kadar önemliyken, “Üvey evlat” muamelesi gören bir sektör. Neden? Türkiye’nin bunu aşması lazım. Bunu aşabildiğimiz takdirde emin olun devlet hiçbir katkı yapmasın ama şu sağlanabilirse, Türkiye’de huzur ve güven ve Türkiye’de hukukun üstünlüğü sağlanırsa, emin olun zaten onlar gelip bizi bulacaklardır. Bizim gitmemize bile gerek yok. Olağanüstü güzel bir coğrafyada yaşıyoruz. Yüzlerce uygarlık var topraklarımızın altında. Hala tamamını gün ışığına çıkarmış değiliz. İnşaat yapılırken çoğunun farkına varıyoruz orada çıkan uygarlığın. Bu kadar zengin bir coğrafyanın üzerindeyiz fakat kıymetini yeteri kadar bilmiyoruz.

Sayın Ayık’a bir şükranımı daha ifade etmek isterim. Şavşat’tan Ardanuç’a giderken PKK’nın saldırısıyla karşılaştık. Beni ilk arayan ve geçmiş olsun dileklerini iletenlerden biriside Sayın Osman Ayık’tı. Kendisine buradan yürekten teşekkürlerimi sunuyorum.

ANTALYA TURİZMİN, TARIMIN BAŞKENTİ
Sadece Antalya, sordum arkadaşlara bir daha çek ettim rakam doğrumu diye. Bir gecede 550 bin turisti yatıracak kapasiteye sahip. Olağanüstü bir rakam. 550 bin. Günde bir domates yeseler, 550 bin domates. Bir dilim peynir tüketseler, 550 bin dilim peynir. Bir bardak çay içseler, 550 bin çay. Bir fincan kahve içseler, 550 bin kahve. Olağanüstü bir rakam, sadece Antalya. O nedenle buraya turizmin başkenti diyoruz, tarımın başkenti diyoruz. Tarımla turizmin işbirliğini, bir coğrafyayı nasıl büyüttüğünü ve kalkındırdığını hep birlikte görüyoruz ve tanık oluyoruz. Buna destek vermek, aslında temel bir yurtseverlik borcudur. Siyaset kurumunun buna karşılıksız destek vermesi lazım. Önündeki bütün engellerin kaldırılması lazım. Bürokrat arkadaşımız kendisine yakışan üslubuyla olayları anlattı. Sorun bürokrasiden çok, sorun siyaset kurumunda arkadaşlar. Ülkeyi yöneten siyasetçilerdir. Siyaset kurumu geleceği düşünerek plan, program yaparsa, geleceği düşünerek ülkenin planlarını olgunlaştırırsa ve sürekli belli aralıklarla revize ederse, Türkiye geleceğe umutla bakar. Aksi halde umutsuzluk toplumun üstüne çöker.

ÜLKEDE GÜVEN VE ÖZGÜRLÜK ORTAMI YOKSA ORAYA TURİST GELMEZ
Turist niye gelmiyor? Rakamları Sayın Başkan verdi, rakamlar sürekli yükseliyor ama son 3 yılda aşağıya doğru gidiyoruz. Niçin? Ne oldu Türkiye’de? Tarihi eserler mi bitti? Hayır. Denizimiz mi soğudu? Hayır. Güneşimiz mi eksildi? Hayır. Domatesimiz, salatalığımız, biberimiz bunlar mı azaldı? Hayır. Damak tadında bir farklılık mı oldu? Hayır. Neden? Eğer bir ülkede güven ortamı ve özgürlük ortamı yoksa oraya turist gelmez arkadaşlar. İşin Türkçesi budur. Hitlerin Almanya’sına turist gitmez. Pinochet’in Şili’sine turist gitmedi hiçbir zaman. Mussolini’nin İtalya’sına turist hiçbir zaman gitmedi. Nereye gitti turist? Nerede demokrasi, nerede özgürlük, nerede hukukun üstünlüğü varsa turist oraya gidiyor. Çünkü turist güvenli bir ortam istiyor, can güvenliğinin olduğu bir ortam istiyor. Efendim terör var Türkiye’de o nedenle turistler gelmiyor. Bu tek başına bir gerekçe değil. Fransa’da da terör oldu, Almanya’da da oldu, Amerika’da da oldu. Eğer bir ülkenin markası, imajı bozulursa oraya turist gelmez. Türkiye dünyanın en önemli markalarından birisidir. Tarihi eser açısından dünyanın en önemli markalarından birisidir. Coğrafi açısından dünyanın en önemli markalarından birisidir. Doğal güzellik açısından, endemik bitkileri açısından yedi iklimi görebiliyorsunuz. Bu kadar güzel bir coğrafyada turist niye gelmiyor? Neden vazgeçti? Siyaset kurumu, yani devleti yönetenler devleti yönetirken geleceği düşünerek ve dünya dengelerini iyi okuyarak politika oluşturmak zorundadırlar.

Suriye krizinden önce Güneydoğu’ya çok gittim. Konuştuğum her yerde şunu söylüyorlardı. Hafta sonlarında otellerde yer yok, lokantalarda masa bulamıyoruz. Herkes hafta sonu tatilini geçirmek için Hatay’a, Gaziantep’e, Kilis’e, Şanlıurfa’ya geliyor. Oteller tıka basa dolu. Şimdi hiç kimse yok. Peki Suriye’yle ilişkilerimiz niye bozuldu?

DIŞ POLİTİKANIN MİLLİ OLMASI ZORUNLUDUR
Bakın değerli arkadaşlarım, bir konu var ki çok önemlidir. Dış politika. Dış politikanın milli olması zorunludur. Yani iktidar ve muhalefet farklı olmaz dış politikada. Çünkü dış politika bir ülkenin çıkarları üzerine inşa edilir. Bir ülkenin çıkarı varsa, bunun iktidarı, muhalefeti olur mu? Olmaz. Ama bugünkü izlenen dış politika ülkenin çıkarları üzerine inşa edilen bir dış politika değildir. Olmadığı içindir ki, dış politikada iktidar ve muhalefet farklı düşünüyoruz. Yapılan yanlıştır diyoruz. Suriye’de akan kana neden silah gönderiyoruz? Irak’ın iç işlerine neden müdahale ediyoruz?

Irak’a gittim, Sayın Maliki’yle görüştüm. Başbakan’ın bana söylediği şu cümleyi hiç unutmuyorum. “Sayın Genel Başkan biz ayrı bir devletiz, bizim bayrağımız ayrı, bizim parlamentomuz var, bizim anayasamız var. Siz Irak’ı Türkiye’nin bir ili gibi düşünüyorsunuz ve bize müdahale ediyorsunuz. Niçin müdahale ediyorsunuz? Bize saygı gösterin. Biz size otobanları açıyoruz gelin diye siz pencereden girmeye çalışıyorsunuz niçin?” Haklı niçin? Niye bir başka ülkenin iç işlerine müdahale ediyoruz? Birisi gelip bizim iç işimize müdahale ettiği zaman hep birlikte itiraz ediyoruz. O ülkelerde bakın eğer barış olsaydı, bugün Irak’ı inşa edecek ülke Türkiye’ydi. Barışı sağlayabilseydik, Suriye’yi inşa edecek ülke Türkiye’ydi. Mısır’la kavga ettik. Niye kavga ediyoruz Mısır’la? Hangi gerekçeyle kavga ediyoruz? Libya’yla kavga ettik, İsrail’le kavga ettik. Hangi gerekçeyle? Rusya’yla kavga ettik. Sonra araya devlet başkanlarını koyduk. İş dünyasından saygıdeğer insanları koyduk, acaba bizi affederler mi diye. Bunları söylemek benim ağrıma gidiyor değerli arkadaşlarım. Bir devlet böyle yönetilmez.

BU ÜLKEDE SİZ LİYAKAT SİSTEMİNİ BOZDUNUZ

15 Temmuz dolayısıyla, Sayın Başkan yine uzlaşmadan söz etmişti. Ben de terör konusunda bir uzlaşma kültürünün gelişmesinden söz etmiştim. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra gerek parlamentoda yaptığım konuşmada, gerek Taksim’de ve İzmir’de yaptığım mitinglerde, gerek Yenikapı’da yaptığım konuşmada, siyaset kurumunun uzlaşması gerektiğini temel sorunlarda ve uzlaşmanın da çok önemli olduğunun altını çizdim. Sayın Cumhurbaşkanı saraya davet etti. Darbe sonrası Türkiye çok kritik bir süreçtedir, öyle giderim gitmem tartışması olmaz. Gittim. Kendilerine şunu önerdim. Masada Sayın Cumhurbaşkanı vardı, Sayın Başbakan vardı, Sayın Devlet Bahçeli vardı, ben vardım, Sayın İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri vardı. Dedim ki, “Bu ülkede siz liyakat sistemini bozdunuz. Devleti devlet yapan liyakattir.” Ben Maliye Bakanlığı’nda sıradan bir Daire Başkanıyken benim üstümde Genel Müdür Yardımcısı, Genel Müdür, Müsteşar Yardımcısı, Müsteşar ve Bakan varken ben oturur rahatlıkla Başbakanla tartışırdım, düşüncelerimi söylerdim. Son kararı siyaset kurumu verirdi evet. Ama biz getirilen önerinin artılarını ve eksilerini siyaset kurumuna bildirmek zorundayız. Siz bunu kaldırdınız. Size itiraz edecek ya da aksi düşüncesini söyleyecek bürokrat bırakmadınız. Ne söylüyorsanız emredersiniz. Ama o kararın Türkiye’ye faturasını kimse size hatırlatmıyor. Liyakatin olmadığı bir yerde devlet kurumu olmaz. Yargı bağımsızlığının önemine vurgu yaptım. “Yargının bağımsız olmadığı bir yerde adalet olmaz” dedim. Ve bir de espri yaptım. Dedim ki, “Sayın Cumhurbaşkanı bu 15 Temmuz darbesinin bize bir yararı oldu.” Büyük bir şaşkınlıkla baktı. Dedim ki, “15 Temmuz darbesinden sonra bizim bir avantajımız oldu 5 yıl sonra beni TRT’ye davet ettiler program yapmak üzere.” Bu mudur devlet yönetimi arkadaşlar bu mudur? Olmaz öyle şey. Sayın Cumhurbaşkanı olmaz öyle şey, olmaması lazım. Ama hepiniz biliyordunuz. Benim vergimle benim aleyhime yayın yapacak ve beni davet etmeyecek. Böyle bir devlet yönetimi olmaz. “Yargı bağımsızlığının önemli olduğunu” söyledim ve orada Sayın Bahçeli, Sayın Yıldırım, Sayın Cumhurbaşkanı ve ben bir konu üzerinde uzlaştık. Yargı bağımsızlığını sağlamak üzere anayasada değişiklik yapacağız. Eyvallah. İki toplantı yapıldı sonra vazgeçildi. Kim vazgeçti? İktidar kanadı vazgeçti.

TÜRKİYE’NİN İMAJINI YENİDEN DÜZELTMELİYİZ

Hani uzlaşma kültürü vardı, hani uzlaşmıştık? Üstelik Cumhurbaşkanının önünde uzlaşmıştık hep beraber. Hani yargı bağımsızlığını sağlayacaktık biz? Yargıyı siyasetin tahakkümünden kurtaracaktık. Niye yapmıyoruz bunları? Onların anladığı uzlaşma şu; biz ne dersek siz evet deyin, böylece uzlaşmış oluruz. Bu demokrasi değil ki arkadaşlar. O zaman niye ayrı partiler kuruyoruz biz, niye programlarımız ayrı, niye dünya görüşlerimiz ayrı? Böyle uzlaşma kültürü mü olur? Eğer bu ülkede demokrasimizi geliştirmezsek Türkiye’nin bozulan imajını düzeltemeyiz. Devleti yönetenler, devletin önemli makamlarında bulunanlar Cumhurbaşkanından Başbakana, Ana Muhalefet Partisinin Genel Başkanına kadar. Devleti yönetenler kullandıkları dile özen göstermek zorundadırlar. Altını kalın çizgilerle çiziyorum. Devleti yöneten, devletin yönetim makamında en üst yerde görev yapan kişi, Avrupa Parlamentosu Başbakanına “terbiyesiz” sözcüğünü kullanamaz arkadaşlar. Ayıptır. Bu eleştirilmeyecek anlamına gelmez, eleştirebilirsiniz. Ama bulunduğunuz konumun diline uygun, ağırlığına uygun bir dil kullanmanız gerekir. Kahvede eğitimsiz kişilerin kullandıkları bir dili, bir ülkenin Cumhurbaşkanı kullanamaz. Peki kullanırsa ne olur? Türkiye’nin imajına zarar verir arkadaşlar. Korumak istediğimiz temel konu nedir? Türkiye’nin imajı. Türkiye markasını korumak istiyoruz biz. İnsanlar buraya özgür ortamda gelsinler. Bilsinler Türkiye’de hukukun üstünlüğü var, bilsinler Türkiye’de bağımsız yargı var, bilsinler Türkiye’de kadın – erkek eşitliği var. Bilsinler Türkiye’de turist istediği gibi rahatlıkla gezebilir, konuşabilir. Bilsinler Türkiye’de gazeteciler hapse atılmaz. Bilsinler Türkiye’de yargının bağımsızlığı var. Bilsinler Türkiye’de üniversitelerin özgürlüğü var, üniversiteler istediği gibi yayın yapabiliyorlar, konuşabiliyorlar. İstesinler ki ve bilsinler ki Türkiye’de insanlar rahatlıkla siyasal iktidarı eleştirebiliyorlar. Bunların olmadığı bir yere turist gelmez arkadaşlar. Biz demokrasi, özgürlükler, hak, adalet, hukuk, hukukun üstünlüğü dediğimiz zaman manav diyordu ki, “Bana ne, beni ne ilgilendirir, bunlar soyut kelimeler.” Sanayici de belki bir ara öyle diyordu. Ama bugün manav da anladı, kasap da anladı, sanayici de anladı, turizm işletmelerini çalıştıran iş dünyamızın saygıdeğer insanları da anladılar ki, bunların olmadığı bir ülke imajı düzgün bir ülke değildir. Bunların olmadığı bir ülkeye kimse gelmez arkadaşlar. Spekülatif amaçla gelenler gelebilir, vurgun vurmak üzere gelenler gelebilir. Bütün amacımız Türkiye’nin imajını yeniden düzeltmektir. Emin olun önümüzdeki en temel sorun budur.

YAŞANAN SİYASİ BİR KRİZDİR
Yaşadığımız krize ekonomik kriz diyenler var. Hiç ilgisi yok arkadaşlar. Dünyada bir ekonomik kriz yok ki biz de ekonomik kriz olsun. Yaşanan kriz, bir siyasi krizdir ve bu siyasi krizin ekonomiye maliyetidir. Bu siyasi krizin en ağır faturasını işveren dünyası ödeyecektir.

İkinci aşamada işçiler ödeyecektir. İşsiz kalacaklardır çünkü. Siyasi krizin çözülmesi lazım. Söyledim yine söylüyorum. Ülkenin yönetiminden sorumlu olan kişi Başbakandır, Cumhurbaşkanı değildir. Parlamentoya bütçeyi getiren kişi Başbakandı,r Cumhurbaşkanı değildir. Parlamentoya hesap veren kişi Başbakandır, Cumhurbaşkanı değildir. Ekonomik politikaları açıklayacak olan Başbakandır, Cumhurbaşkanı değildir. Her olayda konuşacak olan kişi Başbakandır, Bakanlardır, Cumhurbaşkanı değildir. Türkiye bir siyasi krizin içindedir. Ve bu siyasi krizi atlatması gerekir. Bunu atlattığımız zaman göreceksiniz devlet hiçbir katkı yapmasa dahi, Türkiye kendi markasıyla bütün dünyayı buraya çeker.

Sayın Başkan 50 milyon turistten söz etti. 50 milyon turist bile az. Emin olun Türkiye’nin imajı düzelsin, Türkiye 70 milyon turisti kaldırır arkadaşlar. Nüfusu kadar turisti kaldırır ve bu kapasitesi vardır. Bu özgüveni de vardır bizim iş dünyamızın.

Ben turizme alın teri döken iş dünyasını şöyle yorumluyorum. Kendisi için çalışan değildir bu kişiler. Çünkü zaten varlığı ömür boyu kendisine yeter. Bunlar ekonominin kamu görevlisi gibidir. Türkiye için çalışırlar bunlar. Türkiye için kazanırlar bunlar. Türkiye için döviz getirirler bunlar. Türkiye’yi tanıtırlar bunlar. Türkiye’nin önemli bir marka olmasını sağlarlar. Adım gibi eminim yurtdışında da gidiyoruz, orada da otellerde kalıyoruz. 5 yıldızlı otellerde Türkiye bir dünya markasıdır ve en iyi oteller Türkiye’de vardır. En iyi hizmette Türkiye’de vardır. En kaliteli hizmette Türkiye’de vardır. Onların tamamı bunu biliyor. Ama bu siyaset yüzünden maalesef Türkiye’ye kırgınlar ve gelmiyorlar. Bunu değiştirmemiz lazım.

BİRLİKTE CESURCA MÜCADELE EDECEĞİZ
Değiştirecek olan kim? Tek başına ey Kılıçdaroğlu sen değiştir. Aşık Veysel’in güzel bir sözü var “Bir çiçekle yaz gelmez” diye. Birlikte mücadele edeceğiz. Birlikte cesurca mücadele edeceğiz. Ülkeyi aydınlığa çıkarmak, ülkeyi tekrar bir hukuk devleti haline getirmek, ülkeyi devletin liyakatle yönetildiği bir kurum haline dönüştürmek hepimizin sorumluluğundadır arkadaşlar. Benim de sorumluluğumda, sizin de sorumluluğunuzda. Ben de bu ülkede yaşıyorum, siz de bu ülkede yaşıyorsunuz. Benim çocuklarım da bu ülkede, sizin de çocuklarınız bu ülkede. Ayrımcılık hat safhada. Geçen söyledim şehitler arasında ayrımcılık yapıyorsunuz diye kıyamet koptu. Vay efendim ayrımcılık yok. Var efendim bal gibi ayrımcılık var. Gidin herhangi bir şehit ailesine sorun. Şehitler arasında ayrımcılık olmaz arkadaşlar. Yapılmamalı da zaten. 15 Temmuz şehitleri, onlar da bizim şehidimiz. Fırat Kalkanında hayatını kaybedenler, onlar da bizim şehidimiz. Adana’da hayatını kaybedenler, onlar da bizim şehidimiz. Dağ başında PKK terör örgütüyle mücadele edip hayatını kaybeden çocuklarımız onlar da bizim şehitlerimiz. Şehitler arasında ayrılık olmaz arkadaşlar. Bir siyasal kurum, bir siyasal iktidar şehitler arasına ayrımcılık sokuyorsa bu olmaz. Söylüyorlar efendim Kılıçdaroğlu bunu nereden biliyor? Gayet basit. Herhangi bir şehit ailesiyle konuşun size bütün bu ayrıntıları söylesinler. Kanunlar var arkadaşlar, uygulamalar var. Bir aileye iki daire verirseniz şehit ailesine, diğer şehit ailesine tek daire verirseniz ne olur? Bu ayrımcılık değil midir? Bir şehit ailesinin kardeşine şehit olduğunda devlette iş verir, diğerine vermezseniz ne olur? Bu ayrımcılık değil midir? Baba iki kez evlenmiş veya anne iki kez evlenmiş, çocukları var. Bunları bile ayırıyorsunuz. Bu ayrımcılık değil midir arkadaşlar?

Biz ayrımcılığın olmadığı, hukukun üstünlüğünün esas olduğu, herkesin hakkını ve hukukunu özgürce aradığı, kimsenin gereksiz yere hapislere atılmadığı, gazetecilerin özgürce yazı yazdığı bir Türkiye istiyoruz ve bu Türkiye’nin özlemini çekiyoruz.

Bu amaç ve bu dileklerle sizin Türkiye’ye daha fazla döviz getirebileceğiniz, kazandırabileceğiniz, otellerinizin tıklım tıklım çalıştığı, tarımın güler yüzlü insanlar tarafından geliştirildiği ve size ürün sattığı, köylülerinde hayatından memnun olduğu, sokaklarında çatık kaşlı insanların değil, birbirini tanımayan insanların bile birbirlerine güler yüzle selam verdiği bir Türkiye istiyoruz. En büyük özlemimiz bu.

Bu özlem ve dilekle hepinize en içten selamlar, saygılar sunuyorum.